SURİYE – Unutulmuş Kentlerden Savaş Öncesi Resimler

Okuma Süresi – 7 dk. (fotoğrafları da incelerseniz 10 dk.)

2010 kışında, Suriye savaşından tam 1 yıl önce, Hatay’dan bindiğim bir taksiyle Halep’e geçtim. Taksideyken hayatımda ilk kez kekremsi, sert Suriye kahvesinden tattım; şoförün uzattığı küçük bir karton bardakta. Taksici neşeli şarkılar açtı teybinden, birkaç sualimle merakımı giderdiğim kısa yolculuğumuz güzel geçti. Sınırdan geçerken bavuluma detaylı aramalar yapıldı silahlı askerler tarafından. Askerlerin yüzleri bembeyaz, kaşları simsiyah ve çatık, bakışları da biraz yorgundu. Şehre girişte dikkatimi çeken benzin istasyonları, belki de o zaman için hayatımda gördüğüm en bakımsız, sanki hayattan bezmiş gibi duran yerlerdi. Benzin depolarının bir tanesinin üzerinde “Topkapı” yazıyordu. Şoför inip depoya benzini doldurdu. Sonra kahvesini yeniledi ve içmeye devam etti.

Kalacağım otele gidene kadar kalbim hızla çarpıp durdu. Gerçek manasıyla ilk kez “Ortadoğu’daydım”. O dönem, tek başıma yaptığım Avrupa gezilerimdeki yerlere hiç benzemeyen; kısa zaman sonra kaderin coğrafyada en karanlık haliyle hayat bulacağı ülkelerden birindeydim. Kulağımda yeni keşfettiğim İranlı şarkıcı Mohsen Namjoo’nun ezgileri dönüp duruyordu. Taksi penceresinden dışarıdaki dünyaya bakarken hüznü çok yakıştırdım Halep’e, fakat şehrin başına geleceklerden habersizdim. O an, gördüğüm haliyle bile hüzne sarıp sarmalanmış bir kentti sanki. Siyah-beyazdı, durgundu, gereksiz renklerden arınmıştı. Olduğu gibiydi ve onu sevmemiz için kılını bile kıpırdatmayan, çabasız bir tavırdaydı.

Okumaya devam et

Korona Günlerinden Anlık Notlar

IMG_0277-s

Yollar uzuyor. Ayçiçekleri gitmeye hazır. Boyunları artık bükük, veda vakti yaklaşıyor. Yol kenarındaki küçük restoranlarda, çay-kahve servisi olan bahçelerde tanıdık yüzler, özgür çocuklar ve tutsak yolcular görüyorum. Neden tutsak olduklarını bilmeden mola yerlerine uğrayan yolcular. Sırtlarına domates ya da balya yüklenmiş, bazen de kasalarında meraklı çocuklar taşıyan kamyonlar. Tarlaların üzerinde minicik elleriyle rüzgâr dokunuşları; okşuyor başakların başını. Bulutlar yan yana dönüyor; “kutu kutu pense” oyunundaki gibi. İçim su gibi, şelale gibi. Önümdeki yola durmaksızın akıp duruyor. Sağım solum yeşil, tepem masmavi.
20 Temmuz, İzmir Yolu Okumaya devam et

İSTANBUL’UN NESİNİ SEVİYORSUN?

00

İstanbul’u sevmediğini düşünen biri, acaba bir gün doğumunda Sarayburnu’ndaki büyük balıkçı gemilerini uzaktan izlemiş midir? Sonra, yeni yeni kepenklerini açan mekanların doldurduğu, Kumkapı’nın boş sokaklarında dolanıp, Boris’te kaymaklı ekmek yemiş, Yedikule’nin cana yakın esnafıyla mahalle kahvesinde hiç sohbet etmiş midir? Ya da bir gün batımında Beyoğlu’nun teraslarının birinden, çarpık diş gibi sıralanmış binaların çıplak çatıları ardında batan Haliç güneşinin gözden yitişini izlemiş, Gümüşsuyu’nun arka sokaklarında bir gece vakti Yasemin kokuları peşinden gitmiş midir? O yasemin kokularının geldiği duvarın arkasında, bir kilise düğününe denk gelmiş midir? Okumaya devam et

Festina Lente – Korona Günlerinde Yavaşça Acele Ediyorum!

foto

Koşup durmak. Ne için, nereye doğru, önemi olmaksızın. Sonbaharı, kışı, ilkbaharı, yazı hızlıca arkada bırakarak ve mevsim geçişlerindeki ayrıntıları fark etmeden. Geçişin geçiş olduğunu görmeden. Sanki biri kovalıyormuşçasına, durmak ayıpmışçasına. Yavaş olmanın büyük bir ayıp sayıldığı bu dünyada, bugün hariç tüm zamanlara odaklı yaşıyormuşçasına.

Tam böyle bir anda çıktı karşıma. Önce yavaşla dedi, sonra dur. Yavaşladım. Durdum. Korktum. Bir dolu hayal doldurmuştum cebime; projeler, geziler, yıllardır hayalini kurduğum ve giderek yaklaştığım üç beş şey. Ben, “Nihayet gerçekleşecek, çok az kaldı diye” sevinirken, takvim yaprakları bir anda önemini yitirdi. Benim için, herkes için. Okumaya devam et

Sahil Sakinleriyle “Salonda” Bir Gün

IMG-0540-small.jpg

Sahiller, insanları en iyi şekilde gözlemleyebildiğim; onların “ev hallerine” en yakın mesafelerden tanıklık edebildiğim yerler. Sahilde, çoğu kişiyi izlerken evlerinin salonlarında nasıl olduklarını da hayal edebiliyorum. 60’larını geçmiş, beyaz saçları, kocaman göbeği ve denizci şapkasıyla sahilin en sempatik yüzlerinden Mehmet Amca, her gün cam bir kapta peynir, domates ve biber getiriyor. Yanına kocaman termosta çay. Bazen de peynire eşlik edecek; incecik dilimlenmiş, aralarından Şam fıstığı parçaları ve karabiber topları gözüken Macar salamı. Çay bardakları ve peçetesi masası üzerinde hazır. Okumaya devam et

“An”lık Gezi Notları

01.jpg

*Ruhumun bir tarafı daima ada, deniz, kıyı. Bir tarafı çıplak dağ, bitkisiz dağ, ağaçsız dağ. Bir de tepe ve uçurum. İçimden doğan güneşim Akdeniz’den yükseliyor ve Doğu’da batıp, yitiyor. Kıyıların yosun kokusu, üzerinde tek bir bitki bitmeyen dağlara vuruyor, hırçın nehirlere karışıyor.

Ege’de kokladığım deniz kokusu, Doğu’nun yakında taşacak olan barajlarında duyuluyor. Aralarındaki mesafeyi silip, bir araya geliyor sular. Denizler, nehirler, barajlar ve dağlar bir araya geliyor. Ve hep bir ağızdan şöyle diyorlar:

“Hayat siz büyüdükçe zorlaşacak. Daha da zorlaşacak. Çok büyümeden çocuk olmayı ve diğer çocuklarla bir araya gelip, hayatı sevmeyi öğrenmeniz gerekiyor. Hatta çok büyümeden çocuk olmayı da ezberlemeniz gerekiyor.” // Ocak 2018 (İstanbul)

02.jpg

*Mustafapaşa Köyü’nden çıkmış, Uçhisar’a doğru yol alıyorduk. Bulutlar iyice koyulaştı, yağmuru beklerken haritalarımız yavaşladı. Durup yolu sorduk ona. Tam “teşekkürler” deyip devam edecekken, arabayı durdurup fotoğrafını çektim. Gülümsedi. Arkasındaki gökyüzünde kıyametler kopacak gibiydi. Acaba kalbinde de kıyametler kopuyor mudur? Kaç yaşındadır? Bir kıza aşık mıdır? Kaç kardeşi vardır? Günde kaç kez çay içer? Eve gidince ilk hangi kanalı açar? // Ocak 2018 (Kapadokya) Okumaya devam et

İSTANBUL SANA GELDİM

foto1.jpg

Ne zaman, hiç kimseye hiçbir şeye dair bir şeyler yazmaya kalksam kelimelerim akıp gidiyor. Çünkü biliyorum ki, kelimeler ancak o zaman tamamıyla özgür. Hiçlik, her şeyi özgür kılıyor.

Bugün, kağıt kalemim yok.

Bugün, hiç kimseye hiçbir şeye dair bir sürü sözcük fısıldıyorum. Bu yüzden sözcüklerimin bir kısmı kayboluyor, bir kısmı ise yarım yamalak ezberimde kalıyor. Bu şehre fısıldadıklarım, hiçlikten çıkıp bir yerlerde, içimdeki her şeye karışıyor. Her şeyle birlikte akıp gidiyor.

Arabayla ne zaman yol almaya kalksam, içimden, kendimle konuşuyorum. İstanbul manzaraları akıp giderken, kafamdan mektuplar yazıyorum. Bana, O’na ya da hiç kimseye. Hiç okunmayacağını bildiğim, bir daha hatırlayamayacağımı bildiğim mektuplar… Okumaya devam et

Havaalanı

Geçiş

Havaalanı… İsminin aksine; bütün nem bulutunun, kuru havanın, plastik kokusunun, bazen girişindeki sigara dumanının yoğun olarak hissedildiği alan. Bir sürü gri kutu, lacivert kuru, x-ray cihazı, kamera, bilgisayar, polis telsizi, polis. Taksi, özel araba, otobüs… İnsan, insan, insan.

Okumaya devam et

YAZ DÜŞÜNCESİ

fotooo.jpg

Her yaz, ilk olarak “yaz”ın düşüncesi düşer aklıma. Yazı düşünerek başlarım yaza. İlkbaharı atlattıktan sonra, artık üzülecek, dertlenecek ve kaygılanacak bir şey kalmaz. Aklıma yazlık gelir; yazlığın ve aile yanının güven veren duygusu… Aklıma deniz gelir. Denizin tenime sinen kokusu ve ilerilere açıldıkça sonsuzluğun verdiği özgürlük hissi. Yarını sormaz bana deniz, aklımda ne var merak etmez. Sorgusuz sualsiz teslim olmuş, O’na doğru kulaç attıkça özgürlüğüme de kulaç atarım.

Yaza yaklaştıkça, hayallerimin arasından bembeyaz örtülü rakı masaları, gün batımı sebepsizce içilen mayhoş şaraplar fırlayıp çıkıverir. Böylesine bir mutlulukla, ruhumun yazın ortasında enikonu bir ayyaşa dönmemesi imkansız gibidir. Sohbetin, kelimelerin bile ikinci planda kaldığı; sadece o an’a teslim olunan rakı ve şarap saati… Hiçbir çaba harcamadan kafanın yumuşayarak, seni mutlu etmeyi başarabilen birkaç sebepsiz mutluluk saatine eşlik ettiği kerahat vakti… Okumaya devam et