‘MASUMİYET MÜZESİ’ KİTABININ İZİNDEN İSTANBUL // BÖLÜM III

*Masumiyet Müzesi kitabının izinden İstanbul yazısının ilk bölümü için tıklayın.
**İkinci bölümü için tıklayın.
**Bu bölüm, Masumiyet Müzesi kitabının izinden İstanbul’u gezdiğimiz son bölümdür. Yazıda Teşvikiye, Harbiye, Gülhane Parkı, Sirkeci ve Babıâli Yokuşu’na yer verildi.

Teşvikiye
Teşvikiye, benim için özellikle palasları, görkemli binaları ve süslü karakolu ile her zaman özel bir yere sahip. Ne zaman, motorla Beyoğlu’na gidiyor olsam buradan geçer, önce trafiğe biraz söylenir, arkasından da kafamı kaldırıp binaların rüya gibi ayrıntılarına bakarak kendimi yatıştırırım.

Kitapta geçen Alâaddin’in Dükkânı (aynı zamanda Kara Kitap’ta bahsedilen), Necdet Güler’e ait bir bakkal-dükkân ve neredeyse aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bir ıvır zıvır mabedi gibi. Renk renk, cıvıl cıvıl vitrininde Barbie bebek de var, kumbara da. İçeride dergiler, çakmaklar, purolar, meşrubatlar, şekerler, oyuncaklar, kart oyunları ve daha birçok şey dip dibe, üst üste dizilmiş; küçük neşeli bir çarşıyı andırıyor. Necdet Bey, genelde müdavim müşterileriyle sohbet eder, bir defalık markete uğrayanlara pek yüz vermez. Uzaktan şöyle bir bakınca, kendisini sert mizaçlı sanır, babadan kalma dükkânında onu yine de ara sıra gülümserken bulabilirsiniz.  

Romanda buradan şöyle bahsedilir:
“Süreyya dayınız gene “Niye likör yok?” diye tutturdu,” dedi. “Biriniz Alaaddin’in dükkanından nane ve çilek likörü alsın.”

“Füsun ile konuşmadan Alaaddin’in dükkanına doğru yürürken, Teşvikiye Camii’nin önünden serin bir rüzgâr esti, huzursuzluğum sanki beni ürpertti.”

Süslü Karakol Bu dükkânın hemen karşısındaki “süslü karakol” olarak da anılan polis merkezi, 1866 yılında yapılmış. Bezemeleriyle dikkat çeken karakol binasının mimarı bilinmiyor olsa da iki köşesindeki çeşmelerin İtalyan mimar Raimondo d’Aronco tarafından tasarlandığı söyleniyor.

Pamuk Apartmanı Gözlerim Teşvikiye Caddesi üzerindeki; romanda Füsun ile Kemal’in sık sık buluştuğu Merhamet Apartmanı’nı arıyor. Uzun caddede baştan sona birkaç kez gelip gitsem de üzerinde Merhamet yazan bir apartman göremiyorum. Sonra, Orhan Pamuk’un kendi hayatından parçaları ele aldığı Manzaradan Parçalar (sf.125-139) kitabında da geçen, aile apartmanları olan Pamuk Apartmanı’nı buluyorum. Kemal’in balkondan yavaşça aşağıya düşen mor fuları seyretmesini, cami avlusundaki kalabalığa uzaktan hüzünlü hüzünlü bakmasını hayal ediyorum.

Romanı okurken, Merhamet yerine hangi apartmanın konulacağı biraz okuyucuya bırakılıyor. Aynı caddenin başında bulunan; benim de kapısı ve 1938 yazan tabelasını çok sevdiğim Alhambra Apartmanı, biraz ötedeki İsmet Apartmanı, yoksa yazarın gerçek hayatta yaşadığı Pamuk Apartmanı mı? İşte bu, yanıtını en çok merak ettiğim sorulardan. Kim bilir, yazar belki de kendi dairesinden yola çıkarak Merhamet Apartmanı’nı oluşturdu. Çünkü aile apartmanı olan Pamuk’tan hem camii avlusu görülüyor hem de ana caddenin trafiği.

 “Yaz akşamında boğaz yönünden esen poyraz, Teşvikiye Camii’nin avlusundaki çınar ağaçlarını ta çocukluğumdan beri hatırladığım hoş ve yumuşacık sesle hışırdatıyor; hava kararırken kırlangıçlar 1930’lardan kalma apartmanların damlarının ve caminin üzerinden çığlıklar atarak uçuyor; sayfiye evine gitmeyen Nişantaşılıların televizyonlarının ışığı hava karardıkça belirginleşiyor; bir balkonda canı sıkılan bir genç kız, başka bir balkonda mutsuz bir baba, ana caddedeki trafiğe bir süre dalgın dalgın bakıyor; bense bütün bu manzarayı, kendi duygularımı seyreder gibi seyrediyor, Füsun’u hiç unutamamaktan korkuyordum.”

Konak Sineması Günümüzde ne yazık ki yerinde değil. Bir zamanlar, Valikonağı Caddesi’nde Maçka Parkı’nın hemen karşısındaki Başaran Apartmanı’nın arkasında kalan boş alanda imiş. Bu sinemada çok güzel anıları olan Teşvikiyeliler, bu sinemayı özlemle anıyor. 

Teşvikiye Camii 1854’te Abdülmecit tarafından yaptırılan, kitapta sıkça Kemal’in avlusunu izlediği ve evlerinin balkonundan rahatlıkla görebildiği camii. Bahçesindeki kocaman kestane ağacı da çınarlar da yerli yerinde. Bir süredir tadilatta olduğu için fotoğraflarını çekemesem de cami ve avlusunu artık Kemal’in gözünden izleyebiliyorum.

Şanzelize Butik Valikonağı Caddesi’nde yer alan, Kemal’in Sibel’e Jenny Colon marka çanta aldığı ve aynı zamanda Füsun’u da yıllar sonra ilk kez gördüğü mağaza günümüzde yok. Gerçekten, bir zamanlar var mıydı o da bilinmiyor… Fakat, müzedeki haritada yeri işaretlenmiş. İşaretli yerde şimdilerde başka bir mağaza, sokağında ise kafe, pastane, butikler yer alıyor. Sokağı bulunca, etrafıma şöyle bir bakıyor, Şanzelize yerine, en azından hayallerimde de olsa koyabileceğim benzeri bir butik göremiyorum.

Günümüzde Teşvikiye çevresinde neler yapılır? Sabahın erken saatlerinde, Teşvikiye sokaklarında tarihi bina ve palaslara (örn: İzmir Palas, Sümer ve Marmara) bakarak gezinti yapılır. Tatbak’ın incecik ve çıtır lahmacunları bir öğlen vakti yenir. Eski pastanelerden paskalya çöreği, Konak Pastanesi’nden Alman pastası alınır. Vedat Tek’in bir dönem yaşadığı, mavilerle süslü binası gezilir, alt katında bir kahve molası verilir ya da üst katındaki Zihni’de bir kokteyl içilir. Reasürans Pasajı’nın kitapçısında vakit geçirilir, Cafe Wien’de elmalı tart veya Viyana şnitzelinin tadına varılır.

Harbiye ve Civarı
Hilton Oteli Maçka Parkı’na yürüyüşe geldiğimde, üstlere doğru çıktıkça ağaç dalları ve yaprakların arasında görünen teleferik telleri ve ötelerindeki; gövdesini dimdik bulutlara doğru uzatmış eski Hilton binası bana ayrı bir güzel gelir. Teleferiğin görüntüsüyle sanki bambaşka bir şehirdeymişim gibi hissederim. Otel lobisindeyse sanki Sibel ile Kemal’in nişan daveti devam eder. Malum, burası ikisinin o şaşalı nişanlarının yapıldığı; Gümüş Yapraklar orkestrasının da o gece sahne aldığı yerdir.

“Ben on yaşımdayken, annemle babam bugün çoktan unutulmuş Amerikan yıldızı Terry Moore ile bütün İstanbul sosyetesinin katıldığı otelin açılış gecesine heyecanla gitmişler, ondan sonraki yıllarda penceremizden de görülen ve İstanbul’un eski ve yorgun siluetine iyice yabancı bu yere kısa zamanda alışıp her fırsatta uğramayı alışkanlık edinmişlerdi.”

Satsat- Sağ tarafta, en öndeki uzun bina

Satsat Ofisi Bir sabah,Harbiye’nin arkalarında, 1935-1944 yılları arasında burada yaşamış Papa Jean Roncalli’nin adının verildiği sokakta geziyorum. Yan yana, sırt sırta vermiş sıkış sıkış evlerin minicik pencerelerinde sardunya saksıları duruyor. Sokağın başında, bir kadın evinin önüne koyduğu sandalyesine oturmuş; bir yandan gelen geçeni izliyor, bir yandan da kucağındaki kedisini okşuyor. Yokuşu dimdik tırmanıp, sağda kalan; İtalyan Giacomo Anderlich tarafından 1838’de kurulan Artigiani huzur evini görüyorum. Sokağı bitirdiğimde ise, biraz ötede Halaskargazi Caddesi’ne bakan, Kemal, kardeşi ve babasına ait ofis Satsat duruyor. Şimdilerde klimalarla kaplı cephesine bakıp, başımı daha da yukarılara kaldırarak, karanlık pencerelerin ötesinde belki hala duran yazıhaneyi gözlerimin önüne getiriyorum.  Satsat, aynı zamanda Kemal’in Füsun’u düşünmemeye çalıştığı zamanlarda Sibel ile buluşup, müdür odasında seviştiği ofis.

“Dışarıdan Halaskargazi Caddesi’nin otobüs ve trafik gürültüsü gelirken, içeride, karanlıkta ona sarılıp hayatımın sonuna kadar mutlu olacağımı, çok talihli olduğumu düşündüğümü hatırlıyorum.”

İTÜ Taşkışla Beyoğlu’ndan eve dönerken önünden her geçişimde kafamı sağa çevirip, hayranlıkla baktığım yapılardan. Füsun’un sınava girdiği üniversite binası, İngiliz mimar James Smith ve Osmanlı kalfa İstefan tarafından 1846-1852 yıllarında askeri tıbbiye için hastane olarak yapılıyor. 1860’ta onarım görerek kışla olarak kullanılıyor. Cumhuriyet’ten sonra ise (1950’lerde) İTÜ rektörlüğüne geçiyor. Bu okulda okuyan mimarlık öğrencilerinin ne kadar şanslı olduğunu, o kemerli girişe her baktığımda görüyorum.

“Dönüşte yolu uzattım ve Füsun’un sınava girdiği Teknik Üniversite’nin 115 yıllık Taşkışla binasının önünden geçtim. Taş yapının yüksek pencerelerinin arasında, 66 yıl önce Abdülhamit’i tahttan indiren Hareket Ordusu askerlerinin attığı kurşunların delikleri hala gözüküyordu.”

Gülhane, Sirkeci ve Babıali Yokuşu
Ne zaman Gülhane Parkı’na gelsem kafamda döner durur: “Ben bir ceviz ağacıyım budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz…” Parkta ceviz ağacı arayarak, ağaçların arasında döner durur gözlerim. Sonbaharda iyice güzelleşen parkın yaprak renklerine vurulur, eski yapılarına ve banklarda sohbet eden çiçeği burnunda sevgililere bakarım. Sonra Kemal’in hayali çıkıverir gölgelerin arasından. İstanbul yangınlarını anlattığı bölümde, ayakları Kemal’i bu parka götürmüştür.

“Herkesle birlikte, ayaklarım beni Gülhane Parkı’na götürdü. Parkın lambaları, İstanbul’un çoğu sokak lambası gibi ya atılan taşlarla kırılmıştı ya da elektrik kesintisinden yanmıyordu., ama yalnız büyük park değil, bir zamanlar bahçesi olduğu Topkapı Sarayı, Boğaz’ın girişi, Üsküdar, Salacak, Kız Kulesi, her yer tankerin alevleriyle gün gibi aydınlıktı.”

Sirkeci’nin her daim kalabalık sokakları, Vedat Tek’in yaptığı hayranlık uyandıran postane binası, mısır- kestane gibi lezzetler satan sokak satıcıları, kimi tarihi, kimi günümüzün modasına ayak uydurmuş giyim dükkânları, eski şekercileri ve tarihi yapıları… Her şeyin renk renk, doku doku iç içe geçtiği, dün ve bugünün hayat bulduğu Sirkeci, yıl içinde en sık uğradığım yerlerden. Analog fotoğraflarımın baskısını alma ve her defasında içine girip göz gezdirdiğim Sirkeci Garı’nın bunda payı büyük. Tarihi Hocapaşa Pasajı’ndaki restoranların, Vedat Tek’in âşık olduğum çinili binalarının ve Caferağa Medresesi’nin bahçesinin de.

Büyük Postane binası – Vedat Tek imzalı

Kemal, vize evrakları için Sirkeci taraflarına ve şu anda tamamen kapatılmış olan Sansaryan Hanı’na uğruyor:
“Akşama doğru bir başka evrak için Sirkeci’deki Sansaryan Hanı’na sevk edildik. Babıali Yokuşu’ndan aşağı inerken, eski Meserret Kahvesi’nin biraz yukarısında, Füsun hiçbirimizden izin almadan küçük bir çayhaneye girdi, bir masaya oturdu.”

Üstteki satırlarda geçen Babıâli Caddesi, bir zamanlar yayınevleriyle dolup taşan, bir köşesinde de meşhur Meserret Kahvesi bulunan dik yokuşa adını veriyor. Ankara ve Ebusuut Caddelerinin köşesinde yer alan kahve, bir dönemin yazarlarının uğrak mekanlarındanmış. Aralarında Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Sait Faik Abasıyanık, Edip Cansever, Melih Cevdet Anday, Muzaffer Buyrukçu, Mehmet Rauf, Halit Ziya Uşaklıgil, Necip Fazıl gibi edebiyatçılar var. Şimdilerde ise yerinde aynı isimle bir otel ve kebap salonu bulunuyor.

*Sirkeci Rotası için tıklayın.

Böylelikle, Masumiyet Müzesi rotası burada sonlanıyor. Umarım seversiniz ve bu şehri bir de Masumiyet Müzesi izinden, yavaş yavaş, doya doya gezersiniz.

Takvim yaprakları değiştikçe, bu şehir de hep bir döngü içinde döner durur. Bazen umarsızca değişir, bambaşka bir hale bürünür. Ve belki, bazı köşeleri; uzun zamandır göremediğimiz ve giderek unutmaya başladığımız bir yüz gibi silikleşir hafızalarımızda. İşte tam da bu yüzden, İstanbul’u romanlarına taşıyan yazarlar ve o yazarların kalemleriyle yarattıkları karakterler iyi ki var! Bu sayede, değişen çehresinin ardında, başka bir İstanbul veya eski bir İstanbul bulmaya hala güç bulabiliyoruz.  Belleğimizdeki buğuları böylece temizliyor, gözlerimizin önünde beliren ‘İstanbul rüyasını’ yeniden hatırlıyoruz. 

‘MASUMİYET MÜZESİ’ KİTABININ İZİNDEN İSTANBUL // BÖLÜM III” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s