‘MASUMİYET MÜZESİ’ KİTABININ İZİNDEN İSTANBUL // BÖLÜM II

*Masumiyet Müzesi kitabının izinden İstanbul yazısının III.Bölümü için tıklayın.
**Bu bölümde, kitapta geçen Beyoğlu, Yüksekkaldırım, Alageyik Sokak, Çukurcuma, Dolmabahçe ve Yıldız Parkı’na yer verildi.

Beyoğlu ve Çevresi
Aynalı Pasaj Diğer adıyla Avrupa Pasajı, şüphesiz Beyoğlu’nda en sevdiğim pasaj. Hem heykellerine her defasında sanki ilk kez gibi bakıp zevk aldığım, hem de içinden geçip diğer kapısından çıkarak vardığım sokakları çok canlı bulduğum için. Pasajın üstlerinde yer alan aynalardan dolayı ismi böyle konulur. 1874’te Ohing tarafından mimar Pulgher’e yaptırılır ve içindeki meşhur Naum Tiyatrosu ile Jardine des Fleurs (çiçek bahçesi) adından söz ettirir. 1870 İstanbul yangınında ne yazık ki zarar görür. Sonra yerine şu anki pasaj yapılır. Aynaların önünde artık gaz lambaları yanmaz, heykeller bitkin bir halde durur, eski dönemindeki tuhafiyeci, sabuncu, terzi dükkanlarının yerini turistik eşyalar satan dükkanlar almıştır. Yine de görenleri sadece o heykelleri ve camlı kemeriyle bile etkilemeyi başarır.

“Önce anneme düğme bulmam lazım,” dedi Füsun. Aynalı Pasaj’da ona tahta düğme bakalım mı? Yalnız Aynalı Pasaj’da değil, diğer pasajlarda da pek çok dükkâna uğradık. Füsun tezgâhtarlarla konuşurken, renk renk düğme örneklerine bakarken onu seyretmek ne güzeldi.”

İnci Pastanesi Lise dönemimdeki aktiviteler arasında en sevdiğim, kuzenlerimle Beyoğlu’na düzenlediğimiz hafta sonu turlarımızdı. Belli pasajlara uğrayıp, iyice yorulduktan sonra midye tava ya da kokoreç yer, sonra İstiklal Caddesi üzerinde yer alan İnci’ye gelirdik. Pastanenin floresan lambalı içi ve ahşap sandalyeleri daha dün gibi aklımda. Küçücük girişinde sıraya girmiş insanların heyecanı da. Bir köşeye sıkışır, bazen ayakta bazen de yer bulduğumuz küçük masalarında profiterolümüzü yerken, zaman usulca, ama neşeyle akardı. Şimdiki yeri artık Mis Sokak’ta -önceki dükkanının havasından farklı- olsa da yine de eski yönteme bağlı kalarak yapıp, servis ettikleri profiteroller için arada bu dükkâna uğrar, çay eşliğinde tatlımı yiyerek eski günleri yad ederim.

Kitapta, Kemal’in Füsun’a onu sevdiğini söylediği anlar bu pastanede yaşanıyor:
“Çocukluğumda annemle çıktığımız Beyoğlu gezilerimizin önemli noktası olan küçük İnci Pastanesi otuz yılda hiç değişmemişti. Bir an küçük dükkânda sihirli bir sessizlik olunca fısıldayarak Füsun’a onu çok sevdiğimi, her istediğini yapacağımı, hayatımın geri kalanını onunla geçirmekten başka bu dünyada hiçbir isteğim olmadığını söyledim.”

Ayaspaşa Rus Lokantası Gümüşsuyu’nun bir köşe başını mesken tutmuş, bir binanın alt katında sanki herkesten saklanmış ama yine de güzelliğini ilk bakışta belli eden, yıllardır orada öylece duran bir restoran. Limonlu votkasından içerken, Kievsky’sinden bir ısırık alırken zaman da aynı mekânın votkası gibi yavaşça uçar gider. Arkada Rus melodileri çalarken, İstanbullu yaşlı bir teyzenin küçük salonunda, dostlarla bir aradaymış gibi hissedersiniz. Boris İvanovich Kreschsanovsky ve Macar göçmeni Judith Krischanovski; nam-ı diğer kontes tarafından 1943 yılında açılan lokanta, benim için İstanbul’un en güzel mekanlarının başında gelir.

Kitapta adı belirtilmese de Gümüşsuyu’nda yer alan tek Rus lokantası olmasından ötürü, buranın Ayaspaşa olduğunu anlamak kolaydır:
“Biz de öfkemizi yatıştırmak için Gümüşsuyu’ndaki küçük Rus lokantasında erken bir akşam yemeği yedik.”

Rejans Lokantası  
Ayaspaşa kadar değilse de beni her zaman etkileyen restoranlardan biri olmuştur Rejans. Yer aldığı Olivo Pasajı’nın kahve kokan sokağı, restoran kapısının zarif detayları, merdivenlerinden çıkarken gözüme ilişen duvardaki resimler, Atatürk’ün köşesi, restorana gelen ünlü isimlerin çerçevelendiği resimlerde; 1920’lerin İstanbul’undan size doğru gülümsemeleri, karo zemin üzerinde yan yana dizilmiş masaların romantik görüntüsü, loş ışık altında yavaş yavaş votkanın mayhoşluğuna teslim olunan saatler… Hepsi, ruhumda nostaljik bir tat bırakır.

Burası, Bolşevik devriminden kaçan Rusların, İstanbul’da yeniden kurdukları hayatlarının merkezinde olan lokantalardan biridir. Böylesi özel bir mekânın da nostaljilerle dolu bir romanda yer alması hiç şaşırtıcı değildir. İlginç olansa, kitaptaki buluşmada Kemal ile Feridun’un, lokantanın öne çıkan Doğu Avrupa lezzetlerini değil de rakı eşliğinde lüfer balığı tercih etmesi:
“1981 Ocak’ında bir öğle Feridun ile Rejans Lokantası’nda rakılı, lüferli uzun bir yemek yedik, film işlerini görüştük.”

Yüksekkaldırım ve Alageyik Sokağı
Yüksekkaldırım, Galata’nın kalbinin en hızlı attığı bölümüdür. Sait Faik, çok iyi anlatmıştır bir öyküsünde bu sokağı. Sesleri, esnafını, müziğini, dokusunu kısa kısa görüntülerle anlatarak resim yapmıştır adeta bu sokaktan. Günümüzde de statü farkı olmaksızın herkesin, sadece “herkes” olarak geçtiği sokaktır. İşine giden, Karaköy vapuruna yetişmek isteyen, Anadolu’daki kentinden İstanbul’u gezmeye gelen ve heyecanla Galata Kulesi’ni görmek için adımlarını hızlandıran, askerlik iznini kullanan, cebinde kondomu yüzünde gülümsemesiyle Alageyik sokağındaki genelevlerin yolunu tutan, iş arayan; pencerelere asılmış “eleman aranıyor” yazısını kovalayan, teşbih satan, tezgâhıyla kerhane tatlısı dağıtan, annesinin eteğinde dilenen, sinagogdaki bir düğüne yetişmeye çalışan… Yan yana sıralanmış elektrik dükkanlarının neon ışıkları ve karmakarışık tabelalarıyla iyice renklenen sokaktır Yüksekkaldırım.

Alageyik ise, geceleri sarmaşıkların ve sarı ışıkların altında kıvrılan daracık yokuşunda bambaşka bir İstanbul öyküsü anlatır. Bayramda, saçları taralı, limon kolonya sürünmüş delikanlılar bu sokak üzerindeki geneleve gelir, tam karşıda bulunan bakkaldan ihtiyaçlarını alır ve girmeden evvel tüm emaneti girişteki görevliye -emanetçiye- bırakır. Onların yüzündeki muzip ama utangaç ifadeyi izlemeyi severim. Hızlıca, bu eğri büğrü taşlı sokaktan bir an evvel caddeye çıkmak isterim, ama bir yandan da buradan geçmek sanki gizlice okulu kırıp, yasaklı bir yere gitmek gibi garip bir zevk verir bana.

Kitapta Alageyik ismi geçmese de “kerhanelerin sokağı” denilen sokağın burası olduğunu anlıyoruz:
“Tünel’e gelince de, yeniden Füsunların evine yaklaşmaktan, onun çekimine kapılmaktan korktuğum için aksi yönde yürürdüm. Galata Kulesi’nin yanından geçerek Yüksekkaldırım’dan ta aşağıya imdim. Kerhanelerin sokağının Yüksekkaldırım’la birleştiği yerde, her zamanki mutsuz erkek kalabalığı vardı.”

Günümüzde Beyoğlu’nda neler yapılır? Tünel çevresindeki güzel binalara hasretle bakılır, Afrika Han’ın ve Aynalı Pasaj’ın içinden hülyalara dalarak geçilir, Beyoğlu Sineması’nda film izlenir. Şimdi Kafe’de şarap eşliğinde kitap okunur (2020 pandemi döneminde ne yazık ki kapandı), arkadaşlarla bir araya gelinir, Helvetia’da öğlen yemeği yenir. Sonrasında Tünel Geçidi’nden geçilir. Denizler Kitabevi’nin vitrininde hayallere dalınır, Üç Yıldız Şekerleme’den sakız lokumu, badem ezmesi alınır. Çiçek Pasajı’nda Seviç Meyhanesi’nde rakı-meze keyfi yapılır, Aydın Boysan anılır. Fıccın’ın insan ve sesle dolu sokaklarında rakı ve fasıl gecesi yapılır.

Alman Kafe’nin Alman pastasından, Şahin esnaf lokantasının günlük menüsünden, Ara Kafe’nin çökertmesinden yemeden dönülmez. Balık pazarı esnafıyla selamlaşılır, Tunç Balık’tan lakerda ve tarama alınır. Olivo Geçidi’ndeki Mandabatmaz’ın kahvesinden, teras manzarası büyüleyici olan Mikla’nın “benim adım kırmızı” kokteylinden içilir. Çikolata krizi tutunca Beyoğlu Çikolatacısı’na, şerbetli tatlı krizi tutunca Sakarya Pastanesi’ne gidilir. Mısır Apartmanı’na sergi vs. gibi bir bahane olmasa dahi uğranılır. İstiklal Caddesi üzerindeki tüm art nouveau binalarının izi sürülür. Patisserie de Pera’nın şık porselenlerinden çay içilir. Aslıhan Pasajı’nın tozlu raflarında kitaplar aranır, hiç umulmadık anda ‘o plak’ bulunur. Aya İrini’nin avlusundaki ağaçlara bakılır, Noel zamanı St. Antuan’da Noel konseri izlenir. Santa Maria Draperis Kilisesi’nin girişinde “Bir Beyoğlu Düşü” görülür.

*Bir Beyoğlu rotası için tıklayın.

Çukurcuma
Belki de hikâyenin geçtiği bölümler arasında bana en tanıdık, yakın gelen yer Çukurcuma. Tüm üniversite hayatıma eşlik eden, halen antikacılarına, belli başlı mekanlarına gitmekten sıkılmadığım, yokuşlarında büyük bir zevkle bir ileri bir geri gidip geldiğim semt. Yıpranmış ve boyası dökük evlerin bile bu sokaklara yakıştığını, eskiden kocaman hamam yazısıyla turistleri kendine çeken hamamın olduğu sokağın daima alımlı kalacağını, geceleri o yokuş başlarında sarı sarı yanan sokak lambalarının buraya filmografik bir görüntü kattığı düşünürüm. Bir de geceleri ışıkların yanmasıyla parlak boncuk gibi gözüken küçük pencerelerin arasından duyulan Arabesk ezgilerin, bu semtin bambaşka bir çehresini gösterdiğini.

Dalgıç Çıkmazı Sokak, Masumiyet Müzesi’ne; yani romandaki Füsunların evine ev sahipliği yapıyor. Bu dik yokuşta göze batan hiçbir yapı yok. Sadece koyu bordo rengiyle bu müze dikkat çekiyor. Çukurcuma Hamamı’nın olduğu sokak ise antika dükkanlarının yoğunlukta olduğu, adeta küf kokulu bir sokak. Bu ve paralelindeki diğer sokaklar uyumsuz olan şeylerin de kendine has bir güzelliği olduğunu her adımda doğruluyor. Ben buralardan geçerken genelde gözümün önüne, Orhan Pamuk’un kızının elinden tutarak onunla okuluna kadar yürüdüğü sahneler gelir. (Manzaradan Parçalar)

Kitapta Füsunların evi, Çukurcuma Yokuşu ve Cihangir’deki Firüzağa Camii şu cümlelerle anlatılıyor:
“Çetin’in kullandığı Chevrolet ile Beyoğlu ile Tophane arasında bir yere, Çukurcuma Hamamı’ndan biraz daha aşağıda bir eve baş sağlığına gittik.”

“Füsunlar’ın evi, Çukurcuma Caddesi (halk arasında “Yokuşu”) ile daracık Dalgıç Sokak’ın kesiştiği köşedeydi. Haritadan da anlaşılabileceği gibi, buradan kıvrıla kıvrıla ilerleyen dik yokuşlardan on dakikada Beyoğlu’na İstiklal Caddesi’ne çıkılırdı. Bazı akşamlar Çetin ara sokaklardan ağır ağır kıvrılarak Beyoğlu’na çıkar, ben de arka koltukta sigara içerek ev içlerini, dükkanları, sokaklardaki insanları seyrederdim. Parke taşlı bu dar sokaklarda yıkılacakmış gibi eğilen yıkıntı halindeki ahşap evler, Yunanistan’a göçen son Rumların bıraktığı boş binalar ve o boş yapılara kaçak yerleşen yoksul Kürtlerin pencerelerden dışarıya uzattıkları soba boruları, geceye korkutucu bir görüntü verirdi.”

“Çukurcuma Hamamı yoğun yağmur içinde hayal meyal gözlerimin önünden geçerken, 339 gün boyunca çektiklerimin Füsun’un bana verdiği iyi bir ders olduğunu bir anda açıklıkla kavradım.”

“Böyle pırıl pırıl güneşli bir bahar günü ilk dersimize gitmek için Füsun’u Chevrolet ile Firuzağa Camii’nin önünden bir öğleüstü aldım.”

Günümüzde Çukurcuma’da neler yapılır? Çukurcuma’daki antikacılarda bir müzayede gününe denk gelinir, Cuma Cafe’nin bahçesinin sakin bir köşesinde kitap okunur, 49 Çukurcuma’da pizza yenir, ev şarabı içilir, hamamın olduğu sokağın fotoğrafları çekilir, ikinci el dükkanlarının vitrinlerine hayretle bakılır, Faikpaşa Yokuşu’ndaki heykellerle süslü evlerin güzelliğine hayran kalınır. 

Dolmabahçe Saat Kulesi ve Yıldız Parkı
Dolmabahçe Saat Kulesi’ni özellikle akşamları, ışıklandırılmış haliyle görmek çok hoşuma gider. Herkes işten çıkmış, evlerine ya da eş dostla buluşacakları mekanlara doğru adımlarını hızla atarken, karşı kaldırımda kalabalığın ortasında durup bu saat kulesini izlerim. 1890-1895 yılları arasında Sultan II. Abdülhamit tarafından saray mimarı Sarkis Balyan’a yaptırılan kule, İstanbul’daki en güzel Neobarok örneklerinden.

“Şehir benim için onu hatırlatan bir işaretler alemi olup çıkmıştı” diyen Kemal’in Füsun’u gördüğünü sandığı yerler arasında, bu saat kulesi de yer alıyor:
“Dolmabahçe Sarayı’nın yanındaki saat kulesinin önünde; Beşiktaş’ta çarşı içinde elinde filelerle bir ev hanımı olarak ve en şaşırtıcı ve sarsıcı olanı, Gümüşsuyu’ndaki bir apartmanın üçüncü kat penceresinden sokağa bakarken gördüm onu.”

Yıldız Parkı Genişletilen Yıldız Sarayı dış koruluğunun içine dahil edilmesiyle, 1940’tan sonra Yıldız Parkı adını alan parkta Şale, Malta ve Çadır köşkleri var.  Sanırım, benim de bu yazı içinde geçen yerler arasında en az duygusal bağımın olduğu yer. Yokuşları sevmemem ve hafta içi çok erken saatler haricinde her zaman kalabalık ve araba yoğunluğunun olması, beni bu parka karşı hep uzak tutmuştur. Yine de iki yanında uzanan uzun gövdeli ağaçlar ve eski tip beyaz lambaların süslediği yokuşlarında, Kemal ile Füsun’un araba sürüşü çalıştıkları anları kolaylıkla gözlerimin önüne getirebiliyorum:

 “Yıldız Parkı’nda, Abdülhamit’in sarayından az ötede yaşadığımız mutluluğu istekle hatırlayacak, o anları yeniden yaşayabilmek için hemen içgüdüyle elbisenin kollarını, göğsünü, Füsun’un benzersiz kokusunu arayarak koklayacaktım.”

MASUMİYET MÜZESİ İZİNDEN İSTANBUL
BÖLÜM III İÇİN TIKLAYIN.

‘MASUMİYET MÜZESİ’ KİTABININ İZİNDEN İSTANBUL // BÖLÜM II” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s