DENİZ VE TOPRAK KOKAN BİR İSTANBUL ROTASI EMİRGAN’DAN BÜYÜKDERE’YE

Okuma Süresi – 10 dk. (fotoğrafları da incelerseniz 15 dk.)

Aslında, her şey pandemi sürecinde eski Türk dizilerini izlememle başladı. Yeditepe İstanbul ile Zeyrek’i, Süper Baba ile Çengelköy’ü ve İkinci Bahar ile Samatya’yı bambaşka gözlerle, nostalji dolu bir rüyayla gezdim. Sonra, elimde hiçbir dizi kalmayınca, eskiye duyduğum özlem de giderek arttıkça semt gezilerimi yine bir diziye dayandırma ihtiyacı belirdi. Bir gece aklıma aniden lise dönemlerimde arada bir baktığım, ama annemin heyecanla takip ettiği Baba Evi dizisi geldi. O diziyle beraber Emirgan sokaklarının yolunu birkaç kere tuttum. Ve bir süre sonra, neredeyse her gün Emirgan’da; korusunda, tarihi çeşmesinde, camisinin yanında, elime bir kutu börek alıp yerleştiğim sahil banklarında, dizinin çekildiği konağın sokağında ve hatta eczanesinde bile buldum kendimi. Bu yazacağım kısa rota da bu duygularla ortaya çıkan, pencereden sepet sallanan evleriyle beni mutlu eden ve belki başkalarını da mutlu eder diye düşündüğüm yerleri kapsıyor.

***

Emirgan’a, sabahın nemli saatlerinde geliyorum. Yağmurun geçip gittiği yollar parlıyor. Yağmur her şeyde kendini belli ediyor. Toprağın kokusunda, denizin dalgalarında, damla damla lekelenmiş banklarda ve sahil kenarına dizili çiçeklerin ağlamaklı bakan yüzlerinde. Bu kokuyu daha da kuvvetli duyacağım yere henüz varmamış olsam da içim şimdiden huzur doluyor. Deniz kenarındaki iskeleye altına şort mayo giymiş bir amca yerleşiyor; birazdan gömleğinin düğmelerini çözüp, bulutların arasından çıkan güneşe karşı açacak bağrını.  Aynı onun gibi diğer boğaz sevdalıları da. Bebek’te, Tarabya Sahili’nde. Biraz ötedeyse, bir karı koca oturuyor, belli ki balık peşindeler. Adam balık malzemeleriyle dolu sepetin yanında, oltayı atıp bekliyor. Karısı da yanında getirdiği küçük tüpte çay demliyor. Bu kadar eşyayı nasıl taşımışlar diye düşünürken, bankın kenarında kapalı duran bir Algida şemsiyesi görüyorum. Anlaşılan, güne tam hazırlıklılar. Ben de sabahtan demleyip termosuma koyduğum çayımı bankların birine yerleşip keyifle yudumluyorum. Emirgan sahildeki Sütiş’ten aldığım börek eşliğinde.

Sütiş’in yanındaki “çınaraltı” bana biraz hüzün veriyor. Üniversite yıllarında buradaki mekân her yerini camlarla örtmemiş, etrafını kapamamıştı. Haliyle o ağacın hissi daha çok geçiyordu insana. Hatta o yıllarda annemler bu kafeye gelip çay-simit keyfi yaptıklarını anlatırlardı bana. Bense o dönemde, kampüsten çıktığım gibi kendimi Beyoğlu’na atar, sahil semtlerinin yüzüne bile bakmazdım. Şimdiki aklım olsa…

Emirgan, I. Abdülhamit döneminde konut yapımına açılmış bir semt. 1781 tarihli Hamid-i Evvel Camii ile denizin yanı başından bakılınca, ilk anda büyülüyor insanı. Caminin sütunları, ahşap dokusu ve beyaz giyinmiş sadeliği o kadar güzel ki, sokağa girmeden öylece durup seyrediyorum dakikalarca. Hemen karşısında camiyle aynı dönemden kalma I. Abdülhamit Çeşmesi, üzerine düşen ağaç yapraklarıyla desen desen oluyor. Çeşmenin akmaması üzse de o sokağa girişte sağlı sollu iki tarihi eserin beni karşılaması, bana tuhaf bir sevinç veriyor.

Çınar ağaçlarının hışırtısı eşliğinde yokuş aşağı Emirgan Mektebi Sokak’tan geçiyorum. Kimi köhne kimi parlatılmış tarihi yapılara hayretle baka baka. Bu sokakta yan yana sıralı hırdavatçı, döşemeci ve terzi dükkanlarındaki esnaf güler yüzüyle karşılıyor yoldan geçenleri. Tanıdıklara selam verdiklerinde, Emirgan’ın, mahalle kültürünü nasıl güzel koruduğuna şahitlik ediyorum.

Yokuşu tırmanmaya başlayınca, İstanbul’un bir sayfiye bölgesine gelmiş gibi hissediyorum. Arabaların gürültüsü arkamda kalıyor; sanki kanadına İstanbul’a dair dizeler yazılmış gibi uçan romantik kuşları, birkaç evin balkonundan gelen sohbetleri, bir bahçenin önünde annesiyle telefonda konuşan ve “Anne şu anda anneannemle keyif yapıyoruz.” diyen neşeli kız çocuğunu duymanın vakti. Evlerin bahçelerine, ağaçların arasında damla gibi beliriveren denize dikkatle bakarken, çok yakından gelen bir geminin siren sesini işitiyorum. Deniz uzakta gibi, ama aslında yakın.

Üzerine artık sonbaharın yaklaştığını haber veren kurumuş yaprakların döküldüğü tabelada Şehit Ömer Sadık Sokak yazıyor, hemen devamındaki Avni Gündüz Sokak’taysa bir zamanların dizisi Baba Evi’nin çekildiği ahşap konağı buluyorum. Konak, romanlarda hep bir aile dramının anlatıldığı o ahşap evlerin tıpkısı. Fakat eski görüntüsünden eser yok; kırmızıya boyanmış, her tarafı yüksek duvarlarla ve kameralarla çevrili.

Tekrardan çeşmenin olduğu sokağa döndüğümdeyse, girişinde “yorgancı” yazan bir avlu ve ahşap bir binanın omzuna dayanmış çok zarif Rıza Bey Apartmanı’nı görüyorum. Avlunun içinde ganyan bayi, yorgancı ve balıkçı malzemeleri satan bir dükkân var. Bir akrabasından devralarak 30 yıldır burada yorgancılık yapan Ali Bey’le biraz laflıyoruz. Parlak renkli yorganların arasında, müşterisinin yorganını itinayla dikiyor. İşlerin nasıl olduğunu sorduğumda; eskisi gibi talep olmasa da sağlıklı olduğu için pamuk ve yün yorgan kullananların hala dükkâna gelip gittiğini söylüyor.

Emirgan çarşısındaki, Emirgan Köftecisi Filia’da köfte ve Tire ayranı söylüyorum. O çok sevdiğim esnaf çayı da harika bir kapanış oluyor. Ara bir sokakta gözümün takıldığı ve sonra detaylı araştırdığım Sıçanlı Meyhane ise pandemi sonlanır sonlanmaz gitmek istediğim ilk meyhane oluyor. Bir tanıdık hakkında şöyle diyor: “Salaş, sade ve günün balığı neyse o gün onun servis edildiği, mahallelinin uğradığı saklı bir köşedir.”

Emirgan Korusu’na giderek Sarı Köşk’ün yer aldığı tepenin hemen aşağısında bir yürüyüş yapıp, önümde uzanan manzaralara bakıyorum: Bu semte ve bu parktan gördüğüm İstanbul kesitine hayran kalmamak mümkün değil.

Yazıda geçen yerler:

Sütiş: Sakıp Sabancı Cad. No: 46
Hamid-i Evvel Cami: Doğru Muvakkithane Cad. No:3
Yorgancı Ali Genç:
Doğru Muvakkithane Cad. No:11/D
Şehit Ömer Sadık Sokak
Avni Gündüz Sokak
Emirgan Mektebi Sokak
Rıza Bey Apartmanı:
Doğru Muvakkithane Cad. No:19
Emirgan Köftecisi Filia:
Doğru Muvakkithane Cad. No:14/1
Sıçanlı Meyhane: Emirgan Mektebi Sok. 8/A
Sarı Köşk: Hakim Tahsin Sok. No: 7 Emirgan Korusu

***

BÜYÜKDERE

Emirgan’dan ayrılıp Büyükdere’nin yolunu tutuyorum. Kireçburnu Fırını önünden geçerken rüzgârı ve mis gibi kokan toprağı içime çekerek ilerlediğim bir yol. Motordayım ama arabayla geçecek olsam da o pencerelerin sonuna kadar açık olması gerektiğini artık biliyorum. Burası kafesten kaçan tüm güzel kuşların özgürlüklerine uçtukları yol gibi. Gökyüzü sayısız kuş, çınar ağacı yaprağı ve bulutla süslü.

Mahalle bakkalı, kasabı, dondurmacısı dip dibe, eski Büyükdere İskelesi’nin de yer aldığı Çayırbaşı Caddesi’nde konuşlanmış. Caddeyi dik kesen Hacet Sokağı ise yokuşta sıralanmış renkli evleriyle başka bir sayfa. Tam bu sokağı incelerken, yaşlı bir teyze ahşabın sıcacık gelen o hissinin sarıp sarmaladığı evinin penceresinden sokağa bakıyor; pencere pervazlarına dayanmış dirsekleri üzerinden dışarıdaki İstanbul’u izliyor.

Yeşilin yağmur sonrası daha da belirginleşen rengi, denizden yollara vuran iyot kokusu ve sanki plaja gider gibi ellerinde şemsiyeyle boğaz kenarına yürüyen insanların mutlu görüntüsü derinden bir sınırsızlık duygusu veriyor bana. Bu duyguyla, Meşhur Büyükdere Dondurmacısı’na geliyorum. Sabri Usta, 1930’larda bu dükkânı açıyor. O dönemlerde Rumların yoğunlukta olduğu Büyükdere’de, Sabri Usta da Rum ustasından öğrendiği incelikleri dondurma yapımında kullanıyor. Şimdilerde ise kendisi emekliye ayrılmış, bu dükkânı oğlu işletiyor. Sakızlı, limonlu, çilekli dondurmaları gerçekten meşhur olmayı hakkedecek kadar güzel. Özellikle meyveli dondurmalarda, buzlu granita hissini alıyorum ve çok seviyorum. Sonra hemen yanı başındaki tarihi çeşmede ellerimi yıkıyorum. Bu çeşme, suyu akan nadir İstanbul çeşmelerinden biri.

Yakınında, bir çınar ağacının altına kıvrılıp, köşeden sokağı seyreden Tombul’un Meyhanesi bende hemen merak uyandırıyor. 1991’den beri açık “eski nesil meyhane” olarak tanımlıyor kendini mekân. İçeriden gelen iştah açıcı meze kokularına ve dekorun sadece meyhane olmakla yetinen sadeliğine bakılırsa, ilk fırsatta ziyareti hakkediyor. Burayı da aynı Sıçanlı Meyhane gibi gidilecekler listeme alıyor, ilerliyorum.

Piyasa Caddesi’nde, Sadberk Hanım Müzesi’ne gelmeden solda yer alan İspanyol Sefarethanesi’nin önündeyim. Dantel gibi işlenmiş binanın, 1850’lerde mimar Fossatti kardeşler tarafından yapıldığı bilgileri -kesin olmasa da- kayıtlarda. Şimdi de İspanya başkonsolosluğunun yazlık evi olarak kullanılıyor.  Hemen yanındaki sokağın ismi Sefaret Yanı Sokağı. Burada bir başına kalmış çok eski ahşap bir ev, yanında da yenilenmiş daha bakımlı ahşap evler duruyor. Hepsi günümüz Büyükdere’sine emanet edilmiş yapılar. Evleri izlerken, sokağın başında aniden seyyar bir manav beliriveriyor. Ev haliyle dışarı çıkıp “Neredeydin sen? Çok iyi oldu geldiğin…” diyen bir kadının ayaküstü sebze-meyve alışverişini izlemek büyük keyif. Sokağın filmi o anda benim için tamamlanıyor.

Sokaktan ana caddeye çıkınca, yıllardır bu yoldan geçerken hep gördüğüm Surp Boğos Ermeni Katolik Kilisesi’ne bu defa tarihini bilerek bakıyorum. Burada daha önce, Ermeni bir vatandaşın vasiyeti üzerine yaptırılan ahşap, küçük bir kilise varmış. 1882 yılında o şapel yıkılıp yerine taştan bu kilise, bahçesine de rahip evi ve okul inşa edilmiş. Benim için, Piyasa Caddesi’nin akıl almaz güzellikteki yalılarından sonra en dikkat çekici yapı bu kilise ve yalılardan inceden inceye rol çalmaya devam ediyor.

Piyasa Caddesi’ni boydan boya turlayıp, yaprakların tamamen örttüğü evlere meraklı gözlerle baktıktan sonra, yosun kokusuna bir adım ötede olan bu semte veda vakti. Boğaz kenarında oltasını denize sallayan bir kadın, üzerine geçirdiği montuyla bana sonbaharı hatırlatıyor. Eli kulağında mevsimin güzellikleri, şimdiden kendini hışır hışır ses çıkaran kuru yapraklarında belli ediyor. Bir de boğazın artık günden güne daha az rağbet görecek serin sularında.

Yazıda geçen yerler:

Kireçburnu Fırını: Haydar Aliyev Cad. No:48, Kireçburnu Sarıyer
Çayırbaşı Caddesi
Hacet Sokağı

Meşhur Büyükdere Dondurmacısı: Çayırbaşı Cad. No:385, Büyükdere Sarıyer
Tombul’un Meyhanesi: Çayırbaşı Cad. No:227, Büyükdere Sarıyer
Piyasa Caddesi
İspanyol Sefarethanesi:
Çayırbaşı Cad. No:255, Büyükdere Sarıyer
Sefaret Yanı Sokağı
Surp Boğos Ermeni Katolis Kilisesi: Piyasa Cad. No:5, Büyükdere Sarıyer
Sadberk Hanım Müzesi: Piyasa Cad. No: 25 D:29, Büyükdere Sarıyer

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s