Korona Günlerinden Anlık Notlar

IMG_0277-s

Yollar uzuyor. Ayçiçekleri gitmeye hazır. Boyunları artık bükük, veda vakti yaklaşıyor. Yol kenarındaki küçük restoranlarda, çay-kahve servisi olan bahçelerde tanıdık yüzler, özgür çocuklar ve tutsak yolcular görüyorum. Neden tutsak olduklarını bilmeden mola yerlerine uğrayan yolcular. Sırtlarına domates ya da balya yüklenmiş, bazen de kasalarında meraklı çocuklar taşıyan kamyonlar. Tarlaların üzerinde minicik elleriyle rüzgâr dokunuşları; okşuyor başakların başını. Bulutlar yan yana dönüyor; “kutu kutu pense” oyunundaki gibi. İçim su gibi, şelale gibi. Önümdeki yola durmaksızın akıp duruyor. Sağım solum yeşil, tepem masmavi.
20 Temmuz, İzmir Yolu

Ayvacık köylerini, oradan Babakale yolunu, Koyunevi köyü ve Balabanlı çevresini dolaşırken film gibi görüntülere denk geldim. Manzara bazen insan, bazen doğaydı. Kiarostami filmlerindeki köyleri anımsatan, gülyüzlü topraklar. Biz şehirlilerin suratına tokat gibi çarpan bir özgürlük hissi var bu köy yollarında. Denize varıyor diye mi, ormanla çevrili olduğu için mi? Kirlenmekten korkmayan yıpranmış giysileri içindeki güleç yüzlğ çocuklar yüzünden mi… Üzerimizden eksik olmayan, kedi gözü gibi parlayan güneşten mi… Bilmiyorum. Gövdesi bir ahtapotun kolları gibi toprağı saran geniş bir meşe ağacının gölgesinde, genç bir çoban sürüsünü dağlara salmış gölge keyfi yapıyor. Onun o keyfinde hissediyorum ben bu özgürlük hissini. Küçük kamyonların arkasında taşınan kilolarca balık ağlarında. Uzaktan görünen bir yelkenlinin, mavi açıklarda bıraktığı süt köpüğü gibi kırışık izinde. Köylü çocukların pervasızca koşup ellerindeki dallarla izler çıkardıkları toz ve toprakta hissediyorum.
10 Haziran, Babakale

Kulağımda Mercan Dede’den “Uzak” çalıyor. Karşı kıyılara baktıkça rüzgarla uçuyorum. Bu sabah, deniz yumuşacık bulut, gökyüzü deniz gibi berrak. Karşı adalar elimi uzatsam tutacağım kadar yakın, ama bir o kadar da uzak. Kulağıma gelen neyin sesi, Galata sokaklarını getiriyor bana. Mevlevihane’nin soluk taşlarla çevrili, ruhlar ekilmiş bahçesini. Galip Dede’nin müziğini. Galata ve içimdeki İstanbul bir nefes kadar yakın, ama aslında uzak. Sonra çocukluğumun yazları geliyor aklıma. Mayomun sıcakta eriyen kokusu, şapkamın ters çevirip yüzüme koyduğumdaki hasır kokusu, Ayvalık’ın güneşte sararmış otlarının kokusu. Ayvalık da aslında tam karşımda şu an. Tepesinde bulut asılmış öylece duruyor. Yüzerek açılsam sanki hemen varacağım kadar yakın. Çocukluk günlerimden aklımda kalan her anı gibi; uzansam dokunacakmışım gibi. Yakın ama uzak. Uzak ama yakın.
16 Haziran, Altınoluk

Bütün ayçiçekleri boynunu denize çevirmiş. Rüzgâr alıyorlar sarı yapraklarının içine. Çanakkale tüm dünyayı içine sığdırmış mavi mavi esiyor. “Sevince” çalıyor bir anda arkada. “Sevmek doğmaktır yeni baştan…” diyor. Başka türlü bir mutluluk doluyor içime, yollarda olmak başlıca sebebi. Başka da sebep aramıyorum. Yeni baştan doğmaya hazırlanıyor dolunay. Güleç yüzlü güneş kol kanat geriyor ona. Ve Çanakkale rüzgârı mavi mavi içime doluyor.
3 Temmuz, Çanakkale

Toprağın sesi bile varmış meğer. Arıların vızıltısı, rüzgarla dans eden çınar yapraklarının hışırtısı ve gökyüzünde gruplar halinde sökün eden kuşların cıvıltıları karışırmış o sese. Zeytin dalların çiçeklendiği şu zamanlar, mutlu gölgeler düşermiş toprağın üzerine. Güneşten yanmış otların ve komşunun yeni biçtiği çimlerinin kokusu duyulurmuş o toprakta. Yeni açan güllerin -çocukluğumun Ayvalık’ında annemin yaptığı reçeller gibi- iştah açıcı rayihası gelirmiş insanın burnuna. Yaseminlerin bir dalından fışkıran beş adet beyaz yaprağı bile sarhoş etmeye yetermiş. Bahçeciler, saçlarında çiçekli yazmalar, bellerinde bez torbalar ve ellerinde tırmıklarıyla gezermiş sokak sokak Ege şivesiyle; “Bahçeci geldi, bahçeci!” diyerek. Baharın başka bir tadı varmış meğer ve onu yaşayabilmek için toprağa yakın olmak gerekirmiş. Yuvasını sabırla kazan bir karınca gibi yakın olmak.
Haziran, Altınoluk

Eskiye dair çok şeyi özlüyorum. Mesela 90’larda yaptığımız yolculukları. Arabada eksik olmayan, babamın Ruhi Su, Zülfü Livaneli, Melike Demirağ kasetleri, annemin ayağının dibinde duran Alman malı yeşil su termosu. Gazeteden kupon biriktirerek kazandığım Meydan Larousse ansiklopedilerinin cilt kokusu. Babamın kitaplığında duran Yeni Hayat kitabının arka sayfasındaki siyah beyaz fotoğrafta, ilk kez karşılaştığım Orhan Pamuk’un yüzü, koca gözlükleri. Annemin gelen komşulara, anneannemin verdiği fincanlarda sütlü kahve ikram etmesi ve üzerinin daima kaymakla kaplı olması. Ütülenen kot pantolonlarının katır katır hissi, lavanta kokularının sardığı nevresim takımları. 94 seçimlerinde mahallemize gelen Zülfü Livaneli’ye el salladığım o öğlen, babamın “Kazansa iyi olurdu…” diye iç geçirerek rakı içtiği o akşam. Ses kayıt cihazının turuncu tuşuna basarak, kuzenlerimle yaptığımız kayıtlar; “Annenin sözünü dinle, babanın sözünü dinle sigaraya özenme” şarkısı. Her Dalin kokusu duyduğumda aklıma gelen; o kutunun dibini suyla doldurup bir süre daha kullanacağım şampuanım. Yani çocukluğum.

Hemingway’in balıkçılarını görme hayaliyle uçsuz bucaksız denizlerin kıyılarından geçmeyi, içime midye gibi kapandığım bir günde, limanlarda renkli ağlarıyla ruhumu açan balıkçıları seyretmeyi, hareketli deniz kabuklarına yaklaşıp yakından bakmayı, genzimi yakan tuzlu suyu, sahil kenarında Ege şivesiyle; “Kekik var taze kekik, alır mısın abla?” diyen yazmalı Egeli kadınları ve yıpranmış ahşap bir masa üzerine dirseklerimi yaslayıp, kitap okuyup bir yandan da dinlediğim kahve sohbetlerini özledim. Ve o kahvede içtiğim kekremsi çayın tadını.

Balkonda güneşe yüzümü dönmüş otururken beni mutlu eden İstanbul anlarını düşündüm. Mesela, güneş tepede alev alev, Burgazada’da o çok sevdiğim kafede oturmuşum. Iced-latte ve bir kitap eşliğinde, karşı dairenin balkonunda saksıya dikilmiş sardunyalara bakıyorum. Birazdan onuncu kez Sait Faik’in müzesine gideceğim. Bir grup vakti, Çengelköy’ün köşesindeki börekçiden Kürt böreği alıp, Çınaraltı Kahvesi’nin deniz gören bir yanına kuruluyorum. Buradan suyun yüzeyini dalgalandıran küçük tekneleri izlemek çok zevkli. Bir de, Süper Baba’dan Nihat’ın aşık aşık denize baktığı o sahneyi hatırlamak. Bir akşam vakti, “Hadi!” diyip, motora atlayarak Beyoğlu’nun arka sokaklarını turluyoruz. Gümüşsuyu’nun arkalarından dolaşarak, önce ahşap evi bulup, hala orada diye seviniyorum. Sonra, Patrikhane duvarlarını saran yaseminleri kokluyorum. Ayaspaşa Lokantası yerli yerinde, loş ışıkların altında küçük kalabalığı hep aynı. Kallavi Sokak’ın neşesi içimi renklendiriyor; çalgı çengi, rakı ve bol çakırkeyif. Hiç hesapta yokken, burnuma gelen anason kokuları beni ayartıyor ve Fıccın’ın sokağa kurulmuş masalarından birine oturuyorum. Akşam gece oluyor, gece umut. Yan masadaki adam, çalgıcılardan “O Ağacın Altını” istiyor.
Nisan

Özlediğim şeylere yeniden kavuşmak için içimde taşıdığım telaş, uyku öncesi bastıran rehavete benzer; sakin bir hisle yarışıyor. Bir yandan süzülüyor, bir yandan da rüzgârı sanki arkama alıp koşuyorum.

Yeni haftaya uzun bir yürüyüşle başladım. Gül ve yeni açmış yasemin kokuları arasında. Balıkçı motorları, işçilerin çekiç sesleri ve sanki farklı makamlarda hüner sergileyen kuşlar. “Hangi güllerden reçel yapılır?”, “Bu mor salkımlar ne ara dökülmüş?”, “Bu açan çiçek hangi meyve ağacına ait?” gibi basit sorular döndü kafamda. O an, basit sorular sormayı ve çocuksu merakları özlediğimi fark ettim. Hemingway’e benzeyen beyaz saçlı ve sakallı bir adamı gemisini çivit mavisine boyayışını, köpeğininse geminin yanında nöbet tutuşunu seyrettim. Bir evin girişteki penceresinden, diğer uçtaki penceresi ve ötesinde yaprak gibi bir deniz uzanıyordu. Pencerenin yanındaki büfede likör bardakları sıralanmıştı. Evin sahibini kafamda canlandırırken, “Kesin evin bir köşesinde, çocuklarının çerçeveletilmiş fotoğrafları da vardır” diye hayal ettim. Derme çatma bir iskelenin başında durdum. Deredeki “Eserim” isimli teknesini yavaş yavaş kendine doğru çeken adamı izlerken, eğer görseydi Sait Faik’in, bu adam hakkında nasıl bir hikâye yazacağını düşündüm.
Nisan

Ve sonra, yeniden iğde ağaçlarının gölgesinde sahili izleyeceğim, bir Ege kahvesinde çay eşliğinde okey taşlarını ıstakaya dizeceğim, gün batımı öncesi tatlı bir telaşla şarabın yanına peynir-üzüm hazırlayacağım ve limanın en serin köşesinde balıkçı kayıklarını seyredeceğim o gün gelecek. Aliye Hanım, balkonundaki hasır sandalyesine kurulup, en sevdiği şarkıyı; “Yaz Günleri En Tatlı Hayaller Gibi Geçti” duyma umuduyla radyoyu açıp, açelyalarını sulayacak. Rüzgarda sallanan teknelerinde, gazete kâğıdı üzerine rakı masası kuran 4 çakırkeyif balıkçı, hep bir ağızdan en sevdikleri şiiri mırıldanacak. Her geçen yıl biraz daha kilo alan -ve bunu hiç dert etmeyen- Mehmet Amca, yine domates-peynir-ekmeğini bir kaba koyup sahilde plastik şezlonguna kurulacak. Diş telleri yeni çıkan ve hızla boy atan komşunun oğlu, o iğde ağacı altında, Haldun Beylerin torunu Damla’yla gizlice öpüşecek.
Nisan

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s