SAKLI BİR MAVİ – FAVIGNANA ADASI

00

Güneşin iç açıcı şarkılar söylediği ılık bir sabah. Bal gibi damlıyor yollara, ağaçlara ve sıcaktan içine kapanmış çiçeklere. Bir yanımızda uzanan uçarı denizin üzerinde parıldıyor. Trapani sokakları kalabalık, hareketli. Uzun bir yoldan ilerleyip, solumuzdaki sapağı ararken, 2 günlüğüne arabamızı bırakacağımız otoparkı nihayet buluyoruz. Yanımıza sadece birkaç eşya alıp, Favignana feribotunun yolunu tutuyoruz.

Feribotun kalkacağı limanda tatlı bir telaş. Limandaki kafelerin önündeki banklardan birinin boş kalan köşesine ilişip, elimdeki defter kapağını yelpaze misali sallayarak serinlemeye çalışıyorum. Kalabalık giderek artıyor; insanların yazlık halleri bana adalara gitmek için Beşiktaş’ta vapur bekleyen yolcuları anımsatıyor. Hasır şapkalı, çiçek desenli şortlu, sırtlarında birden fazla çanta yüklü ve güneş gözlükleri parmak izleriyle dolu bir grup Sicilyalı arasında gelecek vapuru bekliyoruz. O vapur, hayaller kurarken gözlerimin önüne Il Postino filminden sarı sıcak sahneleri getiren, Egadi takım adalarına ait Favignana Adası’na götürecek bizi. Adanın ismi bile bir nevi önemsiz kalıyor. Herhangi bir adaya gitme fikri başlı başına rahatlatıyor ruhumu. Bugüne kadar gittiğim adalar geçiyor içimden o vakit; Burgazada, Bozcaada, Cunda, Yunan adaları, Procida… Biliyorum ki vardığımda içim denize açılacak. Maviye karışan her bir düşüncem özgürlüğe teslim olacak. Sürekli tepemizde dolanan güneş sayesinde tüm hislerim mutluluğa varacak. Limon aromalı bir granita, kekremsi bir şarap, sabah serinliğinde toplanmış kara üzüm salkımları, bir yudumda biten acımsı espresso ve tatlı frenk inciri tadında bir mutluluk.

Feribot nihayet geliyor. İçim içime sığmıyor. Tıkış tıkış bindiğimiz vapurun kirli ve izlerle dolu camından, gökyüzünü çizen martıları izlerken zaman hızlıca akıp geçiyor.

***

01

Limanlar en az tren garları kadar etkileyici. Hem kavuşmaların hem ayrılıkların aynı anda yaşandığı yerler. Vardığında karşılaştığın ilk görüntünün aklında bir resim gibi kaldığı yerler. Favignana’ya vardığımda da öylece durup limana bakıyorum. Güneşle boyanmış liman ağzı huzur verici.  Üzerinde, mavi, kırmızı, sarı renklere boyanmış ama zamanla boyaları dökülmüş ahşap teknelerin sallandığı dar bir kıyı, arkalardaysa net seçilemeyen evler uzanıyor. Teknelerin üzerine kalın harflerle yazılmış Andrea, Alberto, Patrizia isimli balıkçılar belki de o evlerde yaşıyor.

Gidip gelen büyük vapurlar, İstanbul’un eski sevimli ada vapurlarını andırmıyor. İçlerine sanki dünyayı sığdırmış, yavaş ve dikkatle yanaşıp yolcuları alıp, indiriyor. İskele kenarında bekleyen yaşlı kadınlar ellerinde file ve kumaş torbaları, başlarında şık şapkalarıyla gelecek olan vapuru gözlüyorlar. İçlerinden bir tanesi, aniden çıkan rüzgâr uçurmasın diye, şapkasını yanlarından sıkı sıkı tutuyor. Liman kahvesinin önünde adaya gelenleri dikkatle inceleyen, plastik sandalyelerine kurulmuş adanın yaşlı erkekleri. Kiminin elinde mini espresso fincanı, kiminin elinde uzunca tüttürdüğü sigarası…

Sabah denizden dönen balıkçılar, günün hasılatını göğüslerini gere gere deniz kenarındaki tezgâhlarda sergiliyor. Şapkalı bir adam, tezgâha yaklaşıp hala hareket eden kabuklu canlıyı eline alıp dikkatle inceliyor. Onları arkamda bırakıp liman kahvesinden, adaya özgü fıstık kremalı espresso’dan alıyorum. Tadı aşırı şekerli gelen kahveyi çok sevemesem de mekân içindeki müşterilerin çalışanlarla ettiği sohbetlerin, fırından gelen kokuların ve barın arkasında ritmik hareketlerle kahve doldurup, sonra kirli bardakları alıp makinaya yerleştiren garsonların arasında olmak hoşuma gidiyor. Limana yakın dükkânların birinden işimizi görecek bir motor kiralayıp, kalacağımız evin yolunu tutuyoruz.

***

02

Bisiklet ve motorların zikzaklar çizerek geçtiği yoldan ilerleyip, motorların park edildiği -yan yana sıralanmış onlarca motosikletin olduğu- bir nokta bulup orada duruyoruz. Motor, rüzgâr ve kuş sesleri geliyor kulağıma. Beyaz, krem ve soluk kiremit rengine boyanmış, gösterişsiz evler, kapı girişlerine astıkları seramiklerle dikkatimi çekiyor. Üzerlerinde daire numaraları ve ev sahiplerinin isimleri yazılı. Limon, frenk inciri, deniz manzarası gibi resimlerle bezenmiş. Adanın ana sokağında, bir zamanlar ton balığı üreten Favignana ton balığı fabrikasının namını hala sürdüren işletmelerin konservelerini satan dükkanlar var. Restoran, kafe ve barlar da yine aynı sokak üzerinde toplanmış. Tepeden tırnağa bembeyaz takımları ve şapkalarıyla arzı endam eden polisler dükkân sahiplerine selam vererek bu sokaktan geçiyor.

04

Ara sokaklara girip çıktıkça, adanın merkezinin avucumun içi kadar olduğunu, sıkça karşılaşmaya başladığım ve artık bana “tanıdık” gelen yüzleri sayesinde anlıyorum. Akşam, acele etmeden damlayan yağmur damlaları altında, bir köşede durup karşımızdaki trattoria’ya bakıyoruz. En dolu yer burası, haliyle bizi çağırıyor. Tabelasında La Bettola yazılı bu mekânın balık, ahtapot ve midye kokuları arasından geçip dış kısmına yerleşiyoruz. Sicilya’ya özgü busiate tipi makarnanın ve deniz ürünlerinin tadına vardığımız tabaklardan sonra adada ilk günümüzü tamamlıyoruz.

***

Yeni güne, henüz ısınmamış bembeyaz sokaklarda gezerek başlıyorum. Balkon perdeleri yavaşça çekiliyor, kimileri çamaşırlarını asıp, çiçeklerini suluyor. Açık pencerelerden, evlerin salonlarını süsleyen oğul fotoğrafları, ailece çektirilmiş stüdyo fotoğrafları, daima neşeli gözlerle bakan torun fotoğrafları göze çarpıyor.

Cappuccino ve adanın tatlarından Şam fıstığı kreması dolgulu kruvasan eşliğinde, bir kafede oturup küçük meydana gelip gidenleri izliyorum. Karşıdaki panificio’dan yabancısı olmadığım fırın kokuları geliyor burnuma. Merkezdeki kilisenin olduğu sokaktaysa, bir amca frenk incirlerini soyup, ahşap kasasına yerleştiriyor. Karşısında Ape kamyonetindeki patlıcanları yoklayan yaşlı amcalar, biraz ötede ayçiçekleri satan bir başka kamyonet. Sabahın bu ilk saatlerinde, evlerin ihtiyaçları bu sebze meyve araçlarından sağlanıyor. Tek tek ele alınıp incelenerek, gerektiğinde koklanarak ve hatta bir domates üzerine bile dakikalarca yorum yapıp, komşularla sohbet ederek. İzlemesi en eğlenceli dakikalar benim için, buraya ait bereketin adalılar arasında paylaşılıp, seçildiği anlar.

07

Öğle sıcağını atlatıp, motora bindiğimiz gibi adanın biraz dışlarına, turkuaz rengi deniziyle buluşmaya gidiyoruz. Adanın doğusundaki Cala Rossa ilk hedefimiz. Merkezden uzaklaştıkça bahçeleri kendinden büyük beyaz evler, inekler, üzüm bağları, her geçişimizde tozunu genzimde hissettiğim tümsekli toprak yollar, yolların ardında yalnız başına gözüken boş tarlalar, devasa ağaçlar ve evlerin bahçelerinden dışarıya boynunu uzatmış frenk incirli kaktüslerle karşılaşıyorum. Bir yandan, tozu engellemek için boynumu ve ağzımı sarıp sarmaladığım şalın ve kaskımın arasından etrafımda uzanan bu görüntülere bakıyorum, bir yandan da artık maviye varmak istiyorum. O mavi ki, uzun tozlu yolların ardından aniden karşıma çıkan, yine de kolayca varılamayan, girintili çıkıntılı, keskin kayalıklardan aşağıya dikkatle inerek varacağımız saklı güzel! Zorlu bir inişin ardından varılan bir mavi…  Ve aslında, birçok insan için bu adaya gelmenin de asıl sebebi.

Cala Rossa’ya vardığımızı, koyun girişine yan yana sıralanmış yüzlerce bisiklet ve motordan anlıyoruz. Biz de motorumuzu park edip, kayalara itinayla tutunarak, bugüne kadar kazanmış olduğumuz tüm akrobatik hareketlerin hakkını vererek aşağıya -yani denizin yanına- iniyoruz. Burada da başka bir zorluk bizi bekliyor: Denize girilecek bir kıyı yok. Yani bir kayadan tutuna tutuna inmek ve sonra o kayaya tırmanarak karaya çıkmak gerekiyor. Atlamaksa seçeneklerimiz arasında yok, çünkü denizin derinliğini henüz bilmiyoruz. Etraftaki İtalyanların bu duruma nasıl da alışık oldukları belli. Hepsi kayalar arasında buldukları ilk deliğe neon renkli şemsiyelerini dikip, yamuk yumuk bir zeminde de olsa havlularına uzanarak, önce güneşin keyfini, ardından da ayaklarında plastik ayakkabılarıyla kayalardan bir cambaz edasıyla inerek denizin keyfini çıkarıyorlar.

Suyun gerçek olamayacak tondaki güzelliğine vurulmam ilk anda gerçekleşiyor. Dakikalarca büyülenmiş gibi seyrediyorum. Üzerinde uzaktan martıları andıran beyaz yelkenlilerinin seyrettiği denizi. Mavisini, yeşilini, rüzgarla ürperen yüzeyini, gemi geçtikçe kaynayan süt gibi kabaran dalgasını, kaya kenarlarına gelip sertçe çarpışını…

Sonra, adanın saklı koylarını keşfetmeye sıra geliyor. Çok meşhur bir diğer koy; Bue Marino’yu gözümüze kestirsek de daha ileride isimsiz koylar olduğunu görüyoruz. Daha gizli, daha ıssız. Birinin tepesinde iki motor park etmiş; aşağıya baktığımda üstsüz güneşlenen iki arkadaşın yanlarına aldıkları domates, kekik ve ton balıklarını ekmek dilimlerinin üzerine koyup afiyetle yediklerini görüyorum. Biz de biraz öteye -onları da rahatsız etmeyecek bir şekilde- bir kaya parçasının oyulmuş bir köşesine kıvrılıyoruz. Buradan denize girmem sivri kayalıklar yüzünden neredeyse yarım saati bulsa da suyun hissettirdikleri tüm yorgunluğa değiyor. Işıklarla alttan aydınlatılmış gibi gözüken mavi-yeşil tonları arasında balıklar gibi şenim.

Tabii adada sadece insanların tırmanış becerilerini test eden kayalarla çevrili, turkuaz denizli koylar yok. Kumlardan -biraz daha sıradan renklerde suya sahip- denize girebileceğiniz, ya da rahat rahat uzanmak için şezlong-şemsiye kiralayabileceğiniz plajlar da mevcut. Lido Burrone pudra gibi beyaz kumu ve biraz sığ ama berrak deniziyle bunlardan biri.

08-1

Koylarda günü geçirip acıktığınızda ise iki seçenek var; ya önceden hazırladığınız sandviçleri çantadan çıkarıp yemek ya da Cala Rossa yakınlarındaki meşhur ‘sandviççi arabaya’ uğramak. Eğer hijyen takıntınız yoksa, burada plastik bir tabureye çöküp, yanına buz gibi bir Peroni birayla, adanın tatlarından olan Pane Cunzato sandviçinden yemek koy macerasının bir diğer parçası. İçinde taze domates, fesleğen, zeytinyağı ve istenirse ton balığı ya da ançüez balığı konulan bu lezzet, adanın en ilkel, en basit, ama en unutulmaz tadı olacak. Yazı özlediğimde domates, fesleğen, taze ekmek ve deniz kokusunu aklıma getirecek bir tat.

***

Her bir günbatımının ayrı bir hikayesi var benim için. Kokusu, şarkısı, hissi başka. Renginin tonu başka. Saçlarımı sertleştiren ve motordayken boynuma doladığım şalı yer yer beyaza boyayan deniz tuzunu, kayalara çarpmaktan kızaran izlerimi de beraberime alıp, bu defa adanın diğer bir ucuna ilerliyorum. İnekleri, bağları, kumları arkamızda bırakıyoruz. Rüzgârı ve deniz kokusunu iliklerime kadar hissediyorum. İleride beyaz, kare şeklinde bir bina beliriveriyor. Önünde sandalye, masa ve motorlar. Hepsi bu. A Leva yazısını görene kadar emin olamadığımızdan, yavaş yavaş tedirgin bir şekilde yolun kenarından içeriye doğru giriyoruz. Burası, aynı Santorini’deki Katharos Lounge hissini veriyor. Belki daha basit, daha mütevazi. Günün turunculaşarak yitip gitmesini izleyeceğimiz bir noktaya oturup, etrafımızdaki insanları izliyoruz. Sonra bar kısmına gidip, aynı batan güneşi andıran kocaman bir portakal dilimiyle süslenmiş Aperol Spitz ve günün tatlarından söylüyorum. Ahşap kesme tahtası üzerine dizilmiş minik ekmek dilimleri ve zeytin tabağı. İşte mutluluk tadı. Ada tadı!

Burada saatlerce oturup, tek seferde yazı içime çekiyorum. Giderek rengi maviden laciverte dönen denizi, arkada çalan İtalyan tınılarını, tenimdeki tuzu ve kemiklerimdeki tatlı acıyı, gün içinde gördüğüm tüm sürreal manzaraları ve bitiminde denize kavuştuğum o topraklı yolları ruhuma kazıdığım bu köşede, Favignana’yı daha da çok seviyorum.

Yazıda Geçen Mekanlar
U Bar du Marinaru – Liman Kahvesi: Via Molo S. Leonardo
Trattoria La Bettola: Via Nicotera, 47
Cala Rossa
Bue Marino
Lido Burrone: Strada Comunale Giovannina, 4
Pane Cunzato Robertino – Sandviççi: Cala Rossa yakınlarında
A Leva: Contrada Leva

101112131415

18

19202122Processed with VSCO with a6 preset2425

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s