RÜZGÂRLARIN PEŞİ SIRA GÖKÇEADA

01

Onur Air uçak içi dergisi, Ağustos (2019) sayısında yer almıştır.

Denizin ortasında, ıslığı yankılanan serin rüzgârın ardından, dalgaları aşarak ve havada köpük köpük beliren martıları selamlayarak ilerliyorum. Yolculuğun sonunda, saklı kalmış koylara, güzelliğini kaybetmemiş köylere ve daima tebessüm ettiren masallar adasına varacağım. Bereketi bol, denizi uçsuz bucaksız, şarkıları iki dilde çınlayan Gökçeada’ya.

Yaz geldiğinde, bir adaya gitmenin insana mutluluk ve huzur veren bir hissi var. Orhan Veli’nin: “Gün olur alır başımı giderim, denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. Şu ada senin, bu ada benim, yelkovan kuşlarının peşi sıra.” dizelerindeki gibi. Gökçeada, özgürlük duygusunu perçinleyen masmavi denizi, tepelere kurulmuş mütevazı güzellikteki köyleri ve güneşin yakıcı sıcaklığını bastıran esintileri ve kollarını sanki iki yana açmış; herkesi kucaklamayı bekleyen dev kayalıklarıyla ada misafirlerini karşılıyor.

Ben de arsız rüzgârların ve Poseidon’un kanatlı atlarının izinden önce tepelere kadar çıkıp, sonra Arnavut kaldırımlı dar sokaklarına inerken, Homeros’un İlyada Destanı’ndan hikayeler fısıldayan Gökçeada’yı can kulağıyla dinlemeye hazırım.

Dünü Bugüne Taşıyan Zeytinliköy ve Tepeköy

Zeytin ağaçlarıyla çevrili Zeytinliköy’den başlayarak adayı geziyorum. Köyün girişinde yer alan; adanın en eski kilisesinin önü ayin sebebiyle kalabalık. Adalı Rumların, köyün meydanında açtığı mekanlar neşeli kalabalıkları ağırlıyor. Arassia Cafe’nin kulağıma çalınan Akdeniz ezgileri eşliğinde kendime bir Frappe söyleyip, kafenin duvarındaki siyah-beyaz fotoğraflara bakıyorum. Mekânın bir köşesinde duran berber malzemeleri, Gökçeada’da doğup büyüyen Fener Rum Patriği Bartholomeos’un babasına ait. Kendisi, bir dönem bu kahvehaneyi işletip bir yandan da bu köşede berberlik yapmış.

Çizgili şemsiyelerin, sokaklara sıralanmış rengarenk ahşap sandalyelerin ve pencerelerine sardunya saksıları dizili evlerin arasından geçip, Barba Hristo Tatlıları yazan tabelanın yanına varınca ağzım sulanıyor. Bir rafa yan yana sıralanmış sakız muhallebililerinin kokusu dışarıya kadar geliyor. Köyün meşhur dibek kahvesi, ev yapımı reçel ve kurabiyelerinden sonra bu tatlıyı da keyifle tadıyorum.

37- Panayır eğlence

Zeytinliköy yakınındaki Tepeköy’de ise her yıl 14-16 Ağustos’ta düzenlenen Meryem Ana Panayırı’nın hazırlıkları sürüyor. Masalar meydana getirilip, kocaman kazanlarda yemekler pişiriliyor. Akşama coşacak kalabalığın sokaklardan darbuka eşliğinde şarkılar söyleyerek geçeceği ve Barba Yorgo Tavernası’nda sirtakilerin kırılan tabak seslerine karışacağı anlara birkaç saat var.

Dönüş yolunda, tarihi Tepeköy Çınaraltı’ndan, ıssızlıkta daha da belirginleşen sonsuz maviyi izliyorum. Burası, ada manzarasına doymak için en ideal noktalardan.

40- bademli

26- Bademli

Adanın Göz Bebeği: Eski Bademli Köyü

Yüksek bir tepeye kurulu Eski Bademli Köyü Gliki, adanın sanki çok sevip, kolladığı bu yüzden bu kadar bakir kalabilmiş köylerinden. Bir göz gibi denizin ortasından çıkmış Semadirek Adası’nı tam karşıdan gören manzarası, badem ağaçları üzerinde günün her saati konser veren kuşları ve meydanının sevimli havasıyla insanı mutlu etmeye yetiyor. Yaşlı çınar ağacını ve yanındaki tarihi çamaşırhaneyi bulunca zamanda yolculuk yapıyorum. Eskiden kadınların belirli günlerde toplanıp çamaşır yıkamaya geldikleri çamaşırhanede, ocak, su kanalları, çamaşırların dövüldüğü taşlar ve çeşme yer alıyor. Bir yürüyüş ardından meydandaki kahvehane veya biraz ötedeki Cafe Sten Ada’da günün tatlısı beraberinde bir yorgunluk kahvesi içip, etrafınızdaki sade güzelliklere bakmak bile bu köyü sevmek için yeterli.

Güneşe Övgü: Kaleköy

Adanın en eski yerleşim yerlerinden Kaleköy, kale kalıntıları arasında en uç noktada bir tepenin üzerine; adeta bir gün batımı seyir noktasına konumlanmış. Bu yüzden, sabah köyün merkezindeki Mustafa’nın Kayfesi’nde yaptığım kahvaltının, özellikle de acukasının tadı hala damağımdayken, bir an önce akşam olsun istiyorum. Gün batımı saati geldiğinde, Poseidon Restaurant’ın mavi-beyaz örtülerin serildiği bir masaya kurulup, mezelerden söylüyorum. Bu saatlerde, güneşin dansına hayran kalmamak mümkün değil. Her bir sekansta, gökyüzü, turuncunun farklı bir tonuna bürünüyor.

Cenevizliler döneminden kalma patika; Kraliçe Valentina Yolu’nu takip ederek aşağıdaki limana inerken, sağ tarafta bir girintiye gizlenmiş Yıldızkoy’u görüyorum. Limana yaklaştıkça, deniz üzerinde salınan irili ufaklı balıkçı tekneleri beliriyor. Kaleköy’ün sunduğu her sahne, iyi hissetmek için açıp açıp izlenilen filmlerden bir kesit gibi uzanıyor karşımda.

Son durağım, Gökçeada Kent Müzesi. Anasonlu ekmeklerin yendiği, fakir dönemlerde kahvenin nohut-arpa unuyla yapıldığı, balıkçıların denizden sardalye ve torik çıkardığı, sokakların gaz lambalarıyla aydınlatıldığı ve sevenlerin Zeytinliköy’deki “aşıklar yolu” üzerinde buluştukları o eski ada günleri müzedeki belgelerde karşıma çıkıyor. Elimde adanın meşhur un kurabiyesi ‘efibadem’, dilimde sözlerini bilmeyerek mırıldandığım bir rembetiko melodisi, içimde bu huzuru ardımda bırakmanın zorluğu, ama yeniden gelecek olmanın rahatlığıyla adaya veda ediyorum.

41- merkez28- Bademli1411- zeytinli

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s