Seslerin ve Kokuların İzinden Bir Güzel İstanbul

01
Hillsider dergisi, Mayıs (2019) sayısında yer almıştır.

Bahar geldiğinde İstanbul’un yeni açmış çiçeklerle renklenen sokaklarını, sesleri ve kokuları takip ederek gezmeyi çok seviyorum. Biliyorum ki, bu kent de en az benim kadar, bütün kış bahara kavuşmayı bekleyen bir sabırsız. Şüphesiz ki birçoğumuz için de bahar bu şehre en çok yakışan mevsim. Şimdi bütün renklerini sergilemeye, güneşi uyandırıp meraklı gezginlerinin kollarına girerek onları unutulmayan nostalji köşelerinde zamanda bir yolculuğa çıkartmaya hazır.

04

Galip Dede’den Yüksek Kaldırım’a

Taksim Meydanı’nda, çanları uzaktan işitildiği anda, insanda yolculuk yapma isteği uyandıran tramvaya atlayıp, Tünel’e doğru ilerliyorum. Bu şehrin kırmızısının en sembolik halde karşımıza çıktığı bu tarihi aracın ahşap koltuklardan birine yerleşip, anın tadını çıkararak penceremden gördüğüm kalabalığı izliyorum. Tramvay çanları çalıyor ve ani bir frenle duruyoruz; dışarıdaki kalabalık da duraksayıp, semtin içinden geçen bu sembolik kırmızının fotoğrafını çekmek için birbiriyle yarışıyor. Yolda tıkır tıkır ilerlerken, “Belki sadece Taksim’den Tünel’e değil geçmişten bugüne de zamanda yolculuğa çıkmak için en güzel yol budur.” diyorum içimden. Bir tramvaya atlayıp zamanın ve Beyoğlu anılarının içinden geçmek.

09- Kamer Pul evi

Tünel’de indiğim gibi bu defa müzik seslerini takip ederek, Lale Plak’ın başında yer aldığı sokağa sapıyorum. Burası, Tünel Meydanı’ndan Kuledibi’ne inen Galip Dede Caddesi. Birbirine karışmış sesleri en iyi işitebileceğiniz yerlerden. Darbuka, zil, kontrbas, klasik gitar, saksafon, saz, klarnet… Farklı dildeki şarkılarının yan yana gelebildiği, aralarında bir dükkân mesafesi olan, duvar önlerine kurulmuş birkaç sokak çalgıcısı. Her adımda, müzik aletleri satan onlarca dükkânın içinden sokağa İstanbul’un sesleri yayılıyor. Bu cadde üzerinde yıllardır hayatına devam eden Kamer Pul Evi’ni girip, Arman Bey ile 77 yıllık bu harika dükkânda sohbet ediyorum. “Kimler geldi, geçti bu sokaktan…” diyor. Dışarı çıktığımda, belki yüzlerce kez incelediğim o rengarenk pulların üzerindeki resimleri ve posta kartlarını yeniden ezberime kazıyorum.  Biraz ötede bir müzik dükkanında gitar çalan bir genç müzisyene, sahibi perküsyonla eşlik ediyor. Buradan dışarıya gelen notalar da sokaktaki kalabalığın konuşma seslerinin arasına kaynıyor.

Yan yana sıralanmış büfelerden gelen taze sıkılmış portakal ve nar kokularını duymamla iştahım kabarıyor. Bir nar-portakal suyu karışımı alıp, yoluma devam ettiğimde güpegündüz Yüksek Kaldırım’ın dik yokuşundayım. Fakat bu kez kulaklarımda Orhan Veli’nin mısraları değil, Sait Faik’in en sevdiğim hikayelerinden; Yüksek Kaldırım’dan cümleler okunuyor ardı ardına. Hikâyede bahsi geçen melodileri arıyor kulaklarım; “Münir Nurettin, Tino Rossi, Safiye Ayla, Bing Crosby…” Kafamdan gelen bu cızırtılı plak seslerini, ilerideki bir mekândan gelen Türkçe rap sözleri bastırıyor. “Bu kadar nostalji tutkunu olma, bak etrafındaki yeniliklere…” diye kendime söylendiğim anda, neyse ki Netses’in önüne gelip derin bir nefes alıyorum. O çok sevdiğim İstanbul nostaljisi beni bu pikap atölyesinin önünde yakalayıp, kafamdaki diğer sesi bastırmama yardımcı oluyor. 1961 yılından bu yana dededen toruna geçerek ustalığın devam ettiği Netses’in rafları arasında farklı dönemlere ait bir sürü gramofon ve pikap duruyor. Her biri ince işçiliğin birer örneği olan detaylarla süslü gramofonlar, sadece kulakların pasını silmek için değil insanda estetiğe ve güzelliğe dair tüm hisleri de ortaya çıkarmak için tasarlanmış sanki.

39- ekstra

Unutulmayan Bir Manzara: Galata Köprüsü

Galata Köprüsü’ne doğru ilerlerken, meraklı turistleri, neon renkli tabelalarıyla dikkat çeken elektronik mağazaları, damga yapılan atölyeleri, içlerinden sabun ve tütsü kokuları gelen turistik dükkanları, graffiti’lerle bezenmiş renkli duvarların yanından geçiyorum. Şefkatli Galata açmış kollarını, genç, yaşlı, yerli, turist herkesi kucaklamış. Cıvıl cıvıl bir öğleden sonramı neşelendiren renkler, sesler ve kokularıyla beni kendi kentime yeniden aşık bırakıyor. “Simitçiiiiii” sesini takip ederek bir simitçi peşi sıra dik yokuştan inmeye devam ediyorum. Simidin kokusunu duyduğum gibi susam tanelerinin tadını anımsıyorum. Kokusu, ortadan ayrıldığında çıkardığı çıtırtı sesi ve eğer sıcaksa içinden yayılan dumanı… Ara Güler fotoğraflarında karşıma çıkan, kafalarının üzerindeki tepsilerde taşıdıkları simitleri hiç düşürmeden sanki; hep oradaymış gibi rahatça yürüyebilen simitçileri düşünüyorum. Sonra, İstanbul’un yüzlerce tadı arasından belki de bu kente en yakışan ve simitle yan yana çok güzel duran çayı. İnce belli bir bardakta, yeni demlenmiş… Yazın da kışın da ortasında vazgeçilemez o naif tat.

Yokuş bitiminde uğultulu gürültüyü ardımda bırakmanın vakti. Karşımda nihayet mavinin ortasındaki, o çok sevdiğim Galata Köprüsü. Bütün güzelliğiyle hafifçe dans eden iyot kokulu deniz, direklerin üzerinde boyunlarını bale duruşlarındaki gibi göğe doğru uzandıran beyaz martılar, yüzleri güneşe ve denize bakan insanları taşıyan vapurlar… Orhan Veli’nin sözünü ettiği “Haliç doklarından yükselen çekiç seslerini” duyacak mıyım acaba derken, iskeleye yanaşan vapur düdüğünün “düüüttt” sesini duyuyorum. Yolcuların inmesiyle, köprünün sağında kalan, Perşembe Pazarı’na uzanan alanda bir kalabalık başlıyor. Martı seslerinin yerine artık farklı dillerde hayat bulan insan seslerini işitiyorum.

16- Sarayburnu

Şehir hatları vapurunun, turuncu beyaz bacasından gelen duman kokusunu en iyi bastıran kokuya, hemen köprünün alt kısmında yan yana sıralanmış balık-ekmek satan tezgahlardan gelen palamut kokusuna yöneliyorum. İşte bu koku, 174 yıllık köprüye ait olan, bize İstanbul’u hatırlatan balık-ekmeğin şimdilerde baharatlı sosla birleşen kokusu. Bir yandan balıkçının ızgaraya vurarak çıkardığı maşa sesi ritmik bir şekilde devam ederken, pişmeye başlayan balığın dumanları kaplıyor etrafımı. Eskiden sadece alamana kayıkların içinde satılan, günümüzde ise seyyar tezgâh ve küçük balıkçı dükkanlarında da gördüğümüz bu balıkların tutuluşunu izlemek de bir o kadar keyifli (tutulan balıklar palamutlar değil kefal balıkları çoğunlukla). Bunun için en güzeli, bir gün doğumu vaktinde Sarayburnu’na gitmek. İşte o zaman, denizin üzerinde öbek öbek toplanmış, yavru beyaz martıları andıran balıkçı gemi ve teknelerini uzaktan görür; sislerin ardında beliren İstanbul siluetine bakarak, Abdülmecid’in o meşhur “Sis” tablosunu anımsarsınız. O tablo ise, Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki evinin duvarında, tüm güzelliğiyle durur yıllardır.

Üzerleri ıslatılmış taze balıkları tezgahlarına sermiş balıkçıların arasından geçerek, rakı-balık mekanlarının önüne geliyorum. Kadehlerin çarptığı tabakların, çatal-bıçak seslerinin, git gide yükselen sohbet ve kahkaha sesleriyle yarıştığı güzel bir günün ortasındayım. Karşıdan Süleymaniye’yi izlerken, geçmiş ve bugünün ortasında, aynı balıkçı tekneleri gibi sanki bir o yana bir bu yana sallanıyorum. Anason, balık ve iyot kokusunun kesiştiği bu noktadan; Süleymaniye’nin tam karşısında durup, denizin üzerinden zarifçe geçerek Karaköy’ü Eminönü’ne bağlayan, boylu boyunca uzanan Galata Köprüsü’ne bakıyorum. Durduğum bu nokta aynı zamanda, gün batımı sırasında turistlerin adeta sıraya girerek, karşıdaki Süleymaniye’nin önünden geçen vapurları ve havada zikzak yaparak uçan martıları fotoğrafladıkları yer. Birkaç saate, batan güneşin denizi turuncuya boyadığı o anlarda yine kalabalıklaşacak köprünün çevresi.

Okuduklarımdan ve izlediklerimden yola çıkarak yeni bir hayal penceresi aralanıyor gözlerimin önünde: Köprü üzerinden atlı tramvayların geçtiği, yandan çarklı vapurların iskelelerine yanaştığı, köprünün iki başında bulunan tahsildarların köprüden geçenlerden “müruriye” denilen ücreti aldıkları günler. Sadri Sema’nın anlatılarında “Bir araba geçti mi bu tahtalar sallanır, yerlerinden oynar.” dediği, altlarına dubalar yerleştirilmiş köprünün ahşap olduğu 20. Yüzyıl başları. Çok uzağımızda, ama hikayeleri okuyup, eski fotoğraflara baktığımızda “tanıdık” gelen o güzel İstanbul.

Köprüye geri çıkıp, olta balıkçılarının yanından geçerken, arabaların etkisiyle, aynı o dönemlerdeki gibi köprünün sallandığını hissediyorum. Balıkçılar yine her hava koşulunda geldikleri; Galata Köprüsü üzerindeler. Canlı yemleri küçük kutulara dizilmiş küçük kutulara dizilmiş, oltaları hazırda bekleyen, tuttukları balıkların olduğu su dolu kovalarla gelen geçenin ilgisini çeken, bir yandan da yanlarında getirdikleri mini teyplerden türkü dinleyen balıkçılar… Birbirlerine “rastgele” dedikten sonra, havada süzülerek yavaşça iniyor oltaları denize. Bekleyiş esnasında, yandaki balıkçıyla hemen ahbap olup, başlıyorlar uzun bir sohbete; “Kaç balık yakaladın geçen?” den tutup, “N’olacak bu ülkenin haline?” kadar geliyor söz.

36- mısır çarşısı

Renklerin İçinden: Eminönü

Baharın gelmesiyle daha canlı hissettiğim, Poyraz’dan şikâyet etmediğim, hafif esen Lodos ’un da beni sanki arkamdan iterek cesaretlendirdiği bu akşamüstü, uzun bir yürüyüşün ardından Eminönü’nde buluyorum kendimi.

Bilen bilir, Eminönü renklerin ve seslerin karmaşasıdır. Kalabalığın arkasından giderek kendinizi baharatların, çeşitli şekerlemelerin, kurutulmuş biber-patlıcanların, kuru yemişlerin, kakao ve kahve kokularının arasında bulursunuz.  Köşe başlarında yer edinmiş kebap salonları, künefe yenilebilecek tarihi tatlıcılar, pasta şeflerinin gözünü döndürecek çeşitlikteki pasta dükkanları ve alacalı renklerdeki türlü eşyalar arasında, İstanbul’un şüphesiz en tatlı kaosu içindesinizdir.

33- kahveci.jpg

Ben de bu kaosta önce kaybolmayı, sonra da taze çekilip kavrulan o kahvenin kokusunu yeniden duymayı seviyorum. Bu yüzden, yolum her Eminönü’ne düştüğünde dönüp dolaşıp kendimi, Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin önünde buluyorum. 1871’den günümüze ulaşan bu firmada, kahverengi önlükler içindeki çalışanlar, kahveyi hızlıca bir kese kağıdına sarıp paketlerken ve çevik bir hareketle tezgâhta kalan kahve tozlarını süpürürken, çarşının ortasında akıp giden hızlı tempo sanki yavaşlıyor. Teşekkür edip, biraz ilerleyip kasaya geldiğimde, bu keskin kokudan ayrılacak olmama üzülüyorum.

Kahve kokusu ve kalabalığın baş döndüren hissinden tam uzaklaştım derken, Mısır Çarşısı’nın girdabı içine giriyorum. Adım başı duyduğum “Buyurun, bakın!” davetleri arasında, yumuşacık lokumların, göz alıcı renklerdeki şekerlerin dizildiği tezgahların önünden geçerek, baharat kokularının geldiği tarafa yöneliyorum. Küçük bölmelere dizilmiş renk renk baharatların arasında; kokularını en çok sevdiğim tarçın, safran, tarhun, karanfil ve zerdeçalı arıyor gözlerim. Küçük bir kürekle, ihtiyacım olduğu kadar paketlere dolduruyor baharatçı. Yeniden, yaşam renklerinin serilip serpiştirildiği dükkanların arasına dönüyorum.

37- wisteria.jpg

İstanbul Ağaçları: Manolya, Erguvan ve Mor Salkım

Mısır Çarşısı’ndan çıktığımda, günü sakinlikle sonlandırmak istediğime eminim. Boğazın iki yamacına yayılmış Erguvan ağaçlarını izlemek için şehir hatları vapuruna binip, boğaza doğru uzanıyorum. Erguvan, mevsim koşullarına göre değişkenlik gösterse de genelde nisan ortası gibi açan, renkleriyle bütün boğaz hattını şenlendiren İstanbul ağaçlarından biri. Mart sonu, nisan başı gibi açmasını heyecanla beklediğim Manolya ağaçlarından sonra erguvanı -uzaktan da olsa- seyre dalıyorum. Nasıl ki, Manolya Dolmabahçe ya da Hıdiv Kasrı gibi saray ve kasır bahçelerinde karşıma çıkıyorsa, Erguvan da en ummadığım anlarda; boğaz bahçelerinde, korularda, hisar yamaçlarında, yalıların yanlarına uzanmış yeşilliklerde karşıma çıkarak ruhumu renklendiriyor. Vapurun sakin bir köşesine geçmiş, ihtişamlı sarayları ve bu şehri bahar zamanında görmeye gelmiş tüm gezginleri mutlu eden Erguvanları izlerken, kısa zamanda başka bir gezintiye çıkıp, bir de mor salkımların (Visterya) peşine düşmeyi hayal ediyorum.

Gün yavaştan önce koyu turuncuya, arkasından mor ve mavi tonlarına bürünüyor. Denizin yüzeyi renklerin geçişiyle sedefle kaplanıyor. Daha da yavaşlıyor her şey git gide. Yalnızca martıların ve vapurun sulara değdiğinde çıkardığı sesi yankılanıyor kulaklarımda. Bu kentte yeni yeni çiçeklenen baharı karşılamanın mutluluğuyla, ruhumu İstanbul’un ellerine emanet ediyorum.

29- detay

26

30- detay31- detay22

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s