Huzurun Yamacında Kuzey Ege Köyleri

foto1

OnAir Magazine, Mart 2019 sayısında yer almıştır.

Baharla birlikte, zeytin ağaçlarının peşinden, sonu denizle buluşan yılankavi yollara düşüyorum. O yolların, kalabalıktan uzak, Kaz Dağları’nın mis gibi havasından nasibini almış yamaçlara ve maviyle yeşile doymuş köylere çıkacağını biliyorum. Kalbi Ege’de; Çanakkale’nin köylerinde bırakmanın zamanı şimdi.

Doğanın kış uykusundan uyandığı, bahar dallarının yavaş yavaş dile geldiği, güneşin kollarını açıp bizi kucaklamaya hazır olduğu zaman gelip çattı. Kuş seslerini daha yakından dinlemek, Kuzey Ege’yi mesken edinmiş zeytin ağaçlarına dokunmak ve çocukluğumdan bu yana efsaneleriyle büyülendiğim Kaz Dağları’na yeniden kavuşmak için yollardayım.

foto2

foto3

Çanakkale’ye her gelişimde uğradığım tarihi Aynalı Çarşı’da tezgahlar arasında şöyle bir gezinip, Yalı Han’ın sakin avlusunda bir kahve molası veriyorum. Truva atı heykelinin masmavi suları selamladığı kordon boyunda yürüyüş yaparken kulağımda Truva Sonatı tınıları dönmeye başlıyor. İşte o an, baharı Çanakkale’nin ruhu dinlendiren köylerinde karşılamaya hazırım.

Yeşille Mavinin Arasında: Yeşilyurt Köyü

Homeros’un İlyada Destanı’nda Zeus’un “Ege’nin mavisi ile İda’nın yeşili arasında” diye sözünü ettiği Gargaron antik kentinin, yani günümüzdeki Küçükkuyu’nun batısından devam ederek vardığım Yeşilyurt Köyü ilk durağım. Aynı destandaki tanım gibi; yemyeşil çam ve zeytin ağaçları ile tepelere çıkıldığında uzaktan beliren Ege mavisinin arasında hayat bulmuş, Kaz Dağları yamacında bir köy burası. Rum ve Türklerin bir arada yaşadığı dönemlerden bu yana mimarisi daima korunmuş, binalar yöreye özgü taşlarla inşa edilmiş. Bu yüzden, sokaklarında gezinirken burada yaşayanların ne kadar şanslı olduklarını düşünüyorum. Köy meydanındaki çay bahçesinde soluklanıp, yeşil detaylarıyla zarif bir görünümde olan camiyi ziyaret ettikten sonra zeytin, kekik, bal, köy ekmeği gibi yerel ürünlerden almak için satıcılara uğruyorum. Sohbeti hoş esnafı ve oksijeni bol havası dışında, köy lezzetlerinde daima yöreye ait doğal ürünler kullanılması burayı daha da özel kılıyor. Meydandaki kafelerde zeytinyağlı yemeklerinden, meşhur Çetmi tatlısından yerken ve Yazgara Mola’nın lavantalı kekikli dondurmasını tadarken, kent yaşamında bulmakta zorlandığımız bu doğallığın kıymetini daha iyi anlıyorum.

Sessizliğin Sesi: Adatepe

Yıllar önce, ilk kez Adatepe’ye geldiğimde sokaklara hâkim olan sessizliğe şaşırmıştım. Duyduğum yalnızca kuşların ve horozların ötüşü, sokakta yankılanan birkaç komşu sohbeti ve seramik atölyesinden gelen çalışma seslerinden ibaretti. Rengarenk ahşap panjurlu taş evlerine bakarken 500’e yakın kişinin yaşadığı bu küçük dünyayı hemen sevip, kendimi bir dönem filmi setinde gibi hissetmiştim. Adatepe, Roma dönemine ait kalıntılara ev sahipliği yapması ve sit alanı olması sebebiyle hala aynı yalınlığını koruyor. Restore edilen tarihi ilkokul Taş Mektep’te düzenlenen yaz etkinlikleri döneminde ise sokaklar bir nebze canlanıyor, sesler artıyor. Baharın sonlarına doğru, ara sokaklara yöreye özgü yiyecek ve geleneksel takılar satan tezgahlar kuruluyor. Yol üzerinde bulunan Adatepe Zeytinyağı Müzesi’ni ziyaret edip, zeytinin yolculuğuna tanıklık ederken veya Hüseyin Meral’in yerel ürünlerinden alıp, dükkân önündeki masalara kurulup, önümde uzanan o masalsı sokağı izlerken zaman da yavaşlıyor. Adatepe’nin günü sonlandırırken sunduğu en güzel hediyeleri ise mitolojik hikayelere yol aldığım Zeus Altarı ve Refika Kafe’nin köy manzarasına nazır bahçesinde karşıladığım, o sarı sıcak gün batımı oluyor.

Tepedeki Huzur: Altınoluk Köyü

Çanakkale’ye dönmeden önce Altınoluk Köyü’nü ziyaret ederek, gezimi köyün meydanındaki dev çınar ağacı altındaki kahvesinde sonlandırıyorum. Köye özel, dağdan çıkan buz gibi kaynak suyu bakır sürahide geliyor. Meşhur karadut suyundan ve kesme böreklerinden söyleyip, etrafımı izlemeye koyuluyorum. Zamanın sakince seyrettiği, çoğunluğu zeytincilikle geçinen mutlu insanların yaşadığı bu küçük köy meydanı akşamüstüne doğru çevresindeki tatil beldelerinden, ağaç gölgesinde soluklanmaya gelen müdavimlerle doluyor. Başında yazmasıyla bir teyze gözleme açıyor, oğulları müşterilere karadut ve koruk suyu servisi yapıyor. Meydanın sağındaki yokuştan tepelere çıktığımda, taş evlerin arasında, şimdilerde Antandros Antik Kenti Derneği’ne ev sahipliği yapan Abdullah Efendi Konağı 150 yıllık tarihi ve zarafetiyle göz kırpıyor. Devamındaki sokaklarda, hitabelerinde 1920 yazan tarihi binaları buluyorum. Çeşmenin önüne kurulmuş tezgahlardan reçel, adaçayı, tarhana almadan dönmek olmaz. Ellerim yöresel ürünlerle dolu, son bir kez daha köyün tepesinden manzaraya bakıyorum. Ağaçların ötesinde uzanan Ege, ruhumu da aynı bu köyün ruhu gibi dinginleştiriyor.

foto4

foto4bucuk

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s