İSTANBUL’A ÖVGÜ ROTALARI – III SİRKECİ’DEN GÜLHANE’YE

00- ana foto

Daha dün gibi aklımda, babamla tramvaya binip, Hayyam Pasajı’na geldiğim o ilk gün. Kat kat dolaşıp, fotoğraf makinesi bakmıştık. Nihayet içime sinen bir makine ve objektif bulup, yeniden kalabalığın dolup taştığı sokaklara çıkmıştık. Sonrasında bir büfeden hamburger-limonata aldığım ve Sirkeci Garı’nın içine girer girmez vitraylardan süzülen ışıkla büyülenerek, hayaller alemine daldığım o gün… Yıllar sonra yeniden, yine o gara dönmüş, 1 ay boyunca seyahat edeceğim Avrupa treni biletlerini de buradan almıştım.

01- gar

Tahmin edeceğiniz üzere, İstanbul’a Övgü Rotalarının bu bölümünde Sirkeci’deyim. Benim için İstanbul’un en özel, en kendine has ruhu olan yerlerinden biri. Satır satır, nota nota yazılmayı hak eden bir yer; bugünü ve dünüyle. Çarşısı, kalabalığı, renkleri, lezzetleri ve tabii ki tarihi binalarıyla. Ve benim için, bu şehrin en güzel köşelerinden birine ev sahipliği yapıyor: Tarihi Sirkeci Garı’na. Yılların eskitemediği ruhuna, vitraylarına, lokantasına…

Yine nostaljinin beni elimden tutup götürdüğü bir rota bu. Sirkeci’nin gezilmeye ve anlamaya değer mekanları, dükkanları ve tarihi yapılarıyla iç içe. Ama önce, bu garda yazıldığını düşündüğüm, o çok sevdiğim satırlarla başlamak istiyorum:

“Kahvenin terasından garın alana çıkış kapısı görünüyor. Kocaman bir gar bu. Camlı, geniş kapısı orada. Trenden boşalan yolcuları, oraya inmelerinden önce, terasta oturduğum yerden kolayca görüyorum. Girip çıkanlar, trenin indirdiği yolcular değil artık. Her zaman gara, garın iç avlusuna girip çıkan kişiler…”– Demir Özlü

“Lokantanın bahçesinde, trenlere yakın bir yere oturdum. Bir şişe rakı söyledim. Biraz meze getirttim. İlk kadehleri hızla içtim, başım döndü. Sonra çevreme baktım: Konuşulmuyordu. Sadece kahve çay gibi şeyler içiliyordu. Birileri bekleniyordu. İçmeye devam ettim. Çevremdeki gürültü artıyordu; heyecanlanılıyordu. Çevremdeki insanları görmeye, sesleri duymaya başladım. Onlarla birlikte heyecanlanmaya başladım. Sanki benim de bir yakınım gelecekti. Tren geldiği zaman herkes kadar heyecanlı ve sabırsızdım. Onlar adına endişeliydim: Ya bekledikleri kimse, trenden çıkmazsa diye korkuyordum. Bütün bekleyenleri birer birer gözlerimle takip etmeye başladım. Trendeki yolcu birine el sallamaya başlayınca, onun elini takip ederek talihli karşılayıcıyı buluyor ve rahatlıyordum. Sonra, başka ellere bakıyordum. Onlarla birlikte gülüyordum; galiba ben de bir iki kere elimi salladım (sarhoşluktan olabilir).”– Oğuz Atay

***Bu tur yürüyerek, yaklaşık 20-30 dk.’da tamamlanıyor. (2 km)

04

Zamanın Ortasında // Sirkeci Garı

Bütün tren garları romantizm ve nostalji barındırır; belki de aynı anda hem kavuşma hem ayrılma noktaları olduğu için. Sirkeci Garı, ilk gördüğüm günden beri beni kendine gizemli bir şekilde çeken; bir yere gidecek olmasam bile, gelip gidenleri izlemeyi, restoranında vakit geçirmeyi sevdiğim yerlerden. Sürekli gezmeyi ve bir yerlere gitmeyi hayal edip duran biri olduğum için belki de, trenlerin geçmediği anda bile orada bulunmak, o havayı solumak bana iyi gelir.

Garın tarihi 19.Yüzyıl’a dayanıyor. Yedikule’den başlayan Rumeli Demiryolu’nun Sirkeci’ye taşınması kararı alındığında, Türkiye’deki Doğu mimarisini incelemeye gelen, Prusya hükümet mimarı August Carl Friedrich Jachmund görevlendiriliyor. 1888’de yapımına başlanılan gar, 1890’da II. Abdülhamid adına Müşir Hamdi Paşa tarafından hizmete açılıyor. Binanın cephesindeki taşlar Marsilya’dan, o dönem kullanılan bekleme salonundaki sobalar Avusturya’dan getirilmiş. Ulusal ve Batı mimari öğelerin bir arada kullanıldığı binada saat kuleleri, Selçuklu tarzı taç giriş kapıları, renkli vitraylı ve sivri kemerli pencereleri hala eski güzelliğini koruyor.

02

03

Paşalar tarafından “gönül çeken istasyon” olarak tanımlanan Sirkeci Garı geçmişte Şark Ekspresi (Orient Express) ile de sıkça anılıyordu. Paris’ten kalkarak Doğu’ya seyahat eden, içindeki deri kaplamalı kanepelerinden, ahşap döşemelerinden tutun şık kristal bardakların ve ipek örtülerin süslediği yemek salonlarına kadar her bir detayı incelikle düşünülmüş o trende kimler kimler yoktu ki…

Elbette içlerinde en ünlüsü Agatha Christie’den bir alıntıyla -daha anlatacak çok şey var ama bu gidişle tüm yazı gardan ibaret olacak- sonlandırıyorum. Şu tavsiyemi de ekliyorum: Sirkeci Garı’nın içinde muhakkak vakit geçirin. Bekleme salonlarını tüm güzel ayrıntılara bakarak gezin, müze kısmını görün ve kendinizi restoranın dış kısmında buz gibi birayla ödüllendirin. Hiç gelmeyecek olsa bile, bir treni düşleyerek önünüzdeki yola bakmak iyi gelecek. Çünkü bu gar yalnızca tarihi değil, tarihe nakşeden tüm duyguları da bugüne taşıyor.


1926, Agatha Christie:
“Hollandalı mühendis benim İstanbul’da nerede kalacağımı öğrenmek istedi ve benimle ciddi ciddi ilgilendi. Kentteki tehlikelere karşı beni uyardı. Adam, ‘Dikkatli olmalısınız. İnsanların size söylediklerine inanmamalısınız. Nereye götürüldüğünüzü bilmeden çeşitli eğlence yerlerine gitmekten de sakınmalısınız’ dedi. Adam beni tehlikelerden korumak için İstanbul’a vardığımız zaman yemeğe davet etti. ‘Tokatlıyan Oteli çok iyi bir oteldir. Orada güvende olacaksınız. Ben sizi saat dokuza doğru arayacağım ve güzel ve iyi bir lokantaya götüreceğim’ dedi. Ertesi gün mühendis söylediği saatte beni aradı ve İstanbul’un bazı görülmeye değer yerlerini gezdirdi. Güzel bir akşam geçirdikten sonra mühendis beni tekrar Tokatlıyan Oteli’ne getirdi. Mühendis kapının eşiğinde, ‘Acaba’ dedi. Soran gözlerle bana baktı. ‘Acaba şimdi.’ Sorunun niteliği daha da belirginleşmişti. Sonra adam içini çekti. ‘Hayır bu soruyu sormamak daha akıllıca olur’ dedi.”

Not I: Sirkeci Garı’nın mimarı August Carl Friedrich Jachmund aynı zamanda: Caddebostan Ragıp Paşa Köşkü ve İstiklal Caddesi üzerinde bulunan Rumeli Hanı’nın da mimarı.

Not II: 1800’ler sonlarında, çok lüks olan Şark Ekspresi treninden inen yolcular İstanbul’da kalmak için lüks gereksinimlerini karşılayacak olan bir otel ararlar fakat bulamazlar. 1892’de bu beklentileri karşılamak üzere Pera Palace oteli, mimarı Alexandre Vallaury tarafından tasarlanır.

Not III: Trende yolculara dağıtılmak üzere, oryantalist giysiler içinde resmedilen iskambil kartları tasarlanır. Bernard J. Dondorf bu kartları tasarlayan isimlerden biridir.

06- yuvam saat

Antikalar Arasında // Şah As İş Hanı

Bir gün, antika saat ararken tesadüfen keşfettiğim Şah As İş Hanı, yıllardır gide gele neredeyse Beyoğlu’ndan sonra ikinci evim gibi oldu. Tam istediğim gibi bir antika saat bulduğumda, o sevinçle bir de üst katın dükkanlarını da gezeyim demiş, küçük çapta da olsa yaptığım gözlük koleksiyonuma yenilerini eklemiştim. Geçtiğimiz sene de hanın en eski sakinlerinden biriyle ve bu sayede saat yedek parçaları arasında “zamanı durdurulmuş” bir mekanla tanışmış oldum. İşte, Şah As Hanı’ndaki gezmeye değer dükkanlar:

07

Saatçılar Yuvası – Kemal Özcan: Kapıdan girdiğinizde, Yüksel Hanım’ın sizi sıcak gülümsemesiyle karşılayacağı bu eski dükkan, 1956’dan beri yedek saat parçaları satıyor. Yüksel Hanım’ın babası Kemal Bey’in ismi dükkanın tabelasında aynen duruyor. Bir yandan da duvardaki resimden sanki burayı hala koruyup, kolluyor. Zamanı durdurabilmeyi başarmış saatler, sanki daha dün koparılmış gibi duran gazete kupürleri, çerçeve içindeki siyah beyaz anılar, rafların arasına gizlenmiş nice hikâye… Eşyalara bir bir bakarken İstanbul’da zaman yolculuğuna çıkacağınız ve her bir köşesinde duygu yoğunluğunu hissedeceğiniz bir yer burası.

Yüksel Hanım, gençliğinden bu yana devam eden; babasından yadigâr bu yere tüm gücüyle sahip çıkmış. 1989’da babasının vefatından sonra dükkanı tek başına çekip çevirmeye başlamış. O günden bugüne, yedek parçalar dışında, saatlerde kullanılan mikalar, çarklar ve zembereklerin üretimini de yapıp, çevredeki dükkanlara satıyor. Eskiden burası dışında, bir de büyük atölyeleri varmış ve her bir parçayı el emeğiyle imal edip, dükkanlara satıyorlarmış. Yüksel Hanım, o dönemlerde imalat kısmında çalışıyormuş. Şimdilerde üst katta küçük bir atölye daha var. Burada hem mika imalı yapıyor hem de meraklı saat severlere bilgileriyle destek oluyor.

09

Sultanahmet doğumlu olan Yüksel Hanım her sabah tramvayla önce Beyazıt, oradan da yaşadığı yer olan Bakırköy’e gidiyor. Bunu da severek yaptığını belirtiyor çünkü mesleğine aşık. “Bakın nasıl da işliyor, kalp gibi değil mi?” diyerek eline aldığı bir saatin iç mekanizmasını gösterirken gülen gözlerini görmelisiniz! Bir de ilginç bir anısından söz açılıyor; saçları örgülü gençlik fotoğraflarını gösterirken. Saçlarını bir dönem 1 metre 60 santime kadar uzatarak rekorlar kitabına girmiş. Bir gazete kupürünü uzatıp, üzerinde yazan “rekorlar kitabına giren Türk Kızı” başlığını neşeyle gösteriyor.

Şah As Hanı’nın tek kadın kiracısı ve bu handaki herkesin ablası olan Yüksel Hanım’ın yanından ayrılırken onun hoş sohbetine doyum olmayacağını düşünüyorum. Kısa zamanda yeniden uğramak üzere dükkandan ayrılıyorum.

10

Tekten Optik (Vintage): Tekten Optik, bu hanın sevdiğim bir diğer dükkanı. İkinci el gözlüklerimin çoğunu aldığım ve ne zaman taksam muhakkak “Gözlüğün çok güzel, nereden aldın?” sorusuna yanıt olarak, gözüm kapalı tavsiye edebileceğim bir adres.

Ne zaman Sirkeci’ye gelsem, buraya gelir Mehmet Bey’in değerli koleksiyonuna kattığı yeni bir gözlükle tanışır, heyecanla “Bakın şu kısımlarındaki işlemelere dikkat edin, tamamen el işi…” diyerek gözlerinde bir mutlulukla bize gösterdiği detaylara bakarım. Sonrasında ise Mehmet Bey’in hoş sohbeti ve lezzetli esnaf çayıyla burada zaman geçiririm. Yan dükkanlardan diğer esnafların sohbetleri duyulur, arada bir Tekten’in kapısını çalıp selam veren bir dost çıkagelir, tüm hanı dolaşarak çay tepsisinde dağıtılan çayların kokusu, esnaf dükkanlarının ne sıcak yerler olduğunu bana bir kez daha hatırlatır.

10bucuk

Mehmet Bey, bu işi senelerdir çok severek yapıyor. Kendisi optik dışında, antika değerinde olan gözlükleri toplamakla da ilgileniyor. Dükkanın içindeki çekmecelerde, aradığınız bir modele denk gelmemeniz neredeyse imkansız. Farklı dönemlere ait, dünyanın tasarım konusunda en iddialı ülkelerinden gelen veya ülkemizde üretilmiş olan çok nadide çerçeveler var. Seçtiğiniz çerçeveye göre istediğiniz numara ve renkte gözlük camınız da hemen burada yapılıyor. Mehmet Bey’in satmaya kıyamadığı, özel cam kapaklı kutularda itinayla sakladığı antika değerinde gözlüklere hayranlıkla bakakalıyorsunuz.

Kapısından girince küçücük gibi duran bu dükkanda, dolapların, çekmecelerin içinden, sizi bazen Paris’in Saint Honoré’una, bazen Floransa’daki Ponte Vecchio Köprüsü’nün hemen arkasındaki el işi dükkanlarına, bazen de Anadolu’da el emeğinin çok değerli olduğu o eski günlere götüren hikayeler çıkacak.

12- isviçre saat

İsviçre Saatçilik: Hanın en alt katında, kapıdan girince tam karşınızda yer alan İsviçre Saatçilik ise antika saat tutkunlarını mutlu edecek bir adres. Yıllar önce buradan aldığım Nacar kol saatlerimi hala severek kullanıyorum. Bunun yanında, saat tamiri yapan ve orijinal yedek parça hizmeti de veren dükkanda, Zekai ustayla sohbet edin, vitrininden hoşunuza giden kurmalı bir saat seçin ve zamanın izini bir de bu saatin tik-tak’larıyla sürün.

15

Vazgeçilmez İki Adres:
Olimpiyat Giyim ve Ali Muhiddin Hacı Bekir

Eğer Sirkeci’de bir yaşlının peşine takılır, adımlarını takip ederseniz muhakkak Olimpiyat Giyim’in vitrini önünde bir süre duraksadığını sonra badem ezmesi veya akide şekeri almak üzere Hacı Bekir’e doğru ilerlediğini görürsünüz. Sadece İstanbullu amcalara göre değil, tarz olmayı seven tüm erkekler için harika bir adres Olimpiyat. İtalya ve Yunanistan’dan getirilen el yapımı fötr şapkaları, balıkçı şapkaları, şık görünümlü montları ve gömlekleriyle Sirkeci’nin güzide dükkanlarından biri. Hamidiye Caddesi üzerinde, yan tarafında benzer tarzda diğer dükkanlara da göz atarsanız, bu adreslerde hala “İstanbul beyefendilerinin” ruhunu yaşadığını görürsünüz.

16

Çikolata kaplamalı portakal kabuklarından ve badem ezmesinden almadan Sirkeci’den dönmediğim Hacı Bekir, aynı sokak üzerinde bulunuyor. Süslü ve her sezon değişen renkli vitriniyle kalabalığın daima ilgisini çeken şekerci dükkanı, sahibinin 1777’de Kastamonu’dan İstanbul’a gelmesiyle, ilk olarak Bahçekapı Semti’nde açılmış. 1811’de nişastanın bulunmasıyla lokum imalatına da başlayan firma, adından en çok “Türk lokumu”, akide şekeri ve badem ezmesi tatlarıyla söz ettiriyor.

19

Sanat ve Tarih Bir Arada // İş Bankası Müzesi

İş Bankası’nda yeni bir sergi olunca, içim neşe dolar. Çünkü sadece sergiyi değil, sergi sayesinde bu güzel banka binasını da yeniden gezmeye bahanem olur.

Müze binası, Osmanlı döneminde 1840 yılında kurulan posta teşkilatının posta hizmetleri için kullanılıyor, Yenicami avlusu olarak anılıyordu. İstanbul Postanesi, 1909 yılında yapımı biten Büyük Postane’ye taşınınca, Yenicami binası 1917 yılında kurulan Osmanlı İtibar-ı Milli Bankası’na devredilene dek “paket postanesi” hizmeti verdi.

1927’de ise bina Türkiye İş Bankası’na devredilerek, 1928’de, İş Bankası İstanbul Şubesi olarak hizmet vermeye başladı. 2005 yılından bu yana da müze olarak gezilebiliyor.

Banka müzesinin gişeleri, arşivleri, koleksiyonunda yer alan bilgiler, pirinçten yapılmış yönlendirme tabelaları, duvarlarındaki yağlı boya resimler (banka memurlarına ait) ve vitrayları insanı etkilemeye yetiyor. Bu yüzden sergiyi gezerken, bina içindeki bu güzel ayrıntılara da bakmayı unutmayın.

Eski Dönemlerden Bir Kesit: Aşir Efendi Caddesi

Aşir Efendi Caddesi’ne her geldiğimde durup etrafımdaki kumaş dükkanlarına, tarihi hanlara, Sirkeci hamallarının taşıdıkları, renkli kumaşlarla dolu kutulara bakarım. Bu sokak, eski İstanbul gravürlerinde karşıma çıkmış bir kesit gibi beni geçmişe götürür. 20.Yüzyıl başlarında yapılmış binalarıyla, Sirkeci’nin kısmen korunmuş, korunduğu için de özgün rengini kaybetmemiş caddelerinden biridir.

Hobyar Camii, bu sokak üzerinde durup izlenmeye değer yapılardan biri. Büyük Postane’nin arkasına, Hoca Hobyar tarafından 1473 yılında yapılmış, fakat sonra oldukça yıpranmış. Postane yapımı sırasında Vedat Tek camiyi yeniden inşa etmiş. Zaten çinilerine bakınca yine Tek’in izleri görülüyor. Tek kubbeli caminin çini desenleri sokağa girer girmez dikkatleri üzerine çekiyor.

Caminin hemen karşısındaki 1904 tarihli El Katip Han’ın girişinde yer alan kitabesi ve altın yaldızla yazılmış tarihi de görülmeye değer. Biraz ötede ise kaliteli bambu çoraplar üreten, eskilerin bildiği markalardan biri; Aytuğ Çorapları yer alıyor.

Yolun bitimindeki köşede yer alan Murat Sunmez ise birkaç sene önce bu sokaktan yürürken, Murat Bardakçı’yı görmem ve sonrasında girdiği bu dükkanı araştırmamla ortaya çıktı. Murat Sunmez, Türkiye’nin tek kalem tamiri ustası. Dolmakalemleri tamir ederek maddi ve manevi değeri olan kalemleri yeniden hayata kavuşturuyor.

13

Başınızı Yukarı Kaldırın: Büyük Postane ve Vlora Han

Seneler önce, Belçika’da yaşayan bir arkadaşıma mektup yollamak üzere, Sirkeci’deki Büyük Postane binasına gelmiş, mektubu atmayı dakikalarca erteleyip bu güzel binanın mimari ayrıntılarında kaybolmuştum. Aradan yıllar geçse de Sirkeci’ye her yolum düştüğünde benim için artık bir rutin olan; Büyük Postane gezisinin tadı apayrı.

Vedat Tek’in -imzası niteliğinde olan mavi çinileriyle- 1095-1909 yılları arasında inşa ettiği bu binanın içi de, en az dışı kadar etkileyici. Birinci Ulusal Mimarlık akımının ilk örneklerinden biri olan bu binanın, giriş kapısının üst kısmında çini işlemeyle, Osmanlıca: ‘Postane Telgraf Nezareti’ yazılmış. 1927-1936 yıllarında İstanbul Radyoevi olarak, 1958’den beri de postane binası olarak hizmet vermiş. Şimdilerde tadilat görüyor olsa da yanına gidip başımı kaldırıp, o güzelliğe bakmak iyi geliyor.

14

Postane binasının hemen çaprazında yer alan, üzerinde kırmızı bir tabelaya NOTER yazılı, art nouveau (üzerindeki çiçek süslemelerinden anlayacağınız üzere) tarzındaki Vlora Han, bu tarzın İstanbul’daki en güzel örneklerinden. Keşke daha iyi korunup, daha fazla değer görseydi dedirtiyor ama yine de bakanı -bu köhne haliyle bile- etkilemeyi başarıyor. Bu bina han olarak kullanılmak üzere, İtalyan mimar D’Arronco tarafından tasarlanıp, 1901-1903 yılları arasında yapılmış. Şimdilerde alt katında, sıkça Arabesk müziklerin yükseldiği bir kokoreççi, üst katında ise 6. Noter bulunuyor.

17

Tarihi Şifa // Büyük Eczane

Girişinden itibaren bir eczaneden daha fazlası olduğu hissedilen Büyük Eczane, 1956’da kurulmuş. Kadıköy’deki Moda Eczanesi’nden sonra, atmosferini en sevdiğim eczane. Sahibesi Meral Kurtsan, günümüzdeki otacı pastillerini burada üretmiş o yıllarda. Aynı şekilde tentürdiyot ve kolonya gibi karışımları da burada yapmış. Yurtdışında birçok yere ihracat yapan ve ürünlerini gönderen eczacı, yılların deneyimiyle ve şimdilerde kızlarının da yardımıyla bu tarih kokan eczaneyi devam ettiriyor. Eğer şanslıysanız, eczaneye uğradığı günlerden birinde, kendisine denk gelebilirsiniz. Ayrıca ‘Bir Otacının Öyküsü’ adlı kitapta eşinin vefatından önceki tüm eczacılık serüvenini okuyabilirsiniz.

22

Lezzet Durakları // Tarihi Hocapaşa Lokantaları

İstanbul’a Övgü Rotalarının sonuna yaklaşırken, biraz acıkmaya başlıyorum. Tabii ki benim için Sirkeci’deki adres çoğu zaman Hocapaşa Lokantalarının bulunduğu bu pasaj oluyor. Seslerin ve kokuların iç içe geçtiği bu tarihi pasajdan, ister köfte-piyaz, ister cağ kebabı veya pide, isterseniz de kuru fasulye-pilav ziyafetinden sonra mutlu olarak ayrılıyorsunuz.

Filibe Köftecisi: Mottosu “120 senelik değişmeyen lezzet” olan Filibe Köftecisi, 1893 yılında Bulgaristan’ın Filibe (Plovdiv) şehrinden göç eden Mehmet Saltuk tarafından kurulmuş. İlk dükkan, Cağaloğlu yokuşunda yer alıyormuş. 2016’da ise şimdiki yerine taşınarak, tarihi pasajın gözdelerinden biri haline gelmiş. Zaten daha ilk girişte, müdavimleri olduğunu anlıyorsunuz.

Saltuk ailesinin 5. Kuşağı tarafından özenle işletilen restorana girmeden önce, hemen orada pişen; iştah açan köfte ve piyaza konulmak üzere hızlıca doğranan soğan kokularından iştahınız kabarıyor. Mini çıtır köfteler, yanında acı sosuyla sunuluyor. Yemek üzerine tatlı isterseniz yoğurt tatlısından söylüyor, sokaktan geçen kalabalığı izlerken dakikaların nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Bir de ne zaman bu restorana gelsem, müdavim olduklarını tahmin ettiğim takım elbiseli yaşlı amcaları görüyor; “İstanbullular tercih ediyorsa vardır bir bildikleri diyerek.” dışarıdaki masalardan birine geçmek için sabırsızlanıyorum.

***Aynı pasajda yer alan Kardeşler Kebap’ın (1967) kuru fasulyesi, Tarihi Hocapaşa Lokantası’nın (1964) pideleri de bir o kadar lezzetli.

24

Gülhane’de Bir Hazine: Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi

Sirkeci’den yürüyerek gitmeyi çok sevdiğim iki yer var: Biri, 1559 tarihli Cafer Ağa Medresesi’nin bahçesi. Diğeri ise Gülhane Parkı. Parkın benim hayatımda, yemyeşil bir dünyaya açılan bir kapı olması dışında, şehrin en iyi kütüphanelerinden birine ev sahipliği yaptığı için ayrı bir yeri de var. Ahmet Hamdi Tanpınar Müze ve Kütüphanesi, raflarının arasında gezerken size zamanı unutturacak yerlerden biri. İstanbul’a dair çok fazla kaynağa rahatça eriştiğim bu kütüphanenin koltuklarına kurulup, elime rastgele aldığım bir kitabın sayfalarını çevirmek hoşuma gidiyor. Pencereden dışarı baktığımda gördüğüm yemyeşil manzara ve içeriye sızan cıvıltılı kuş sesleri bu kütüphaneyi, daha da özel kılıyor.
Arşivde 1000’i aşkın yazar ve 9000 kitap yer alıyor. Bölümler ise şöyle:
Bölge Yazarları kitapları (Marmara Bölgesi)
Kuram ve Estetik kitapları
Ödüllü Türkçe kitapları
Ödüllü Nobel kitapları
TEDA(Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatı ile ilgili eserlerin Türkçe dışındaki dillerde yayımlanmasına destek projesi) kitapları
Tıpkı Basımlardan seçki kitapları

Bir sonraki rotayı şimdiden kararlaştırmanın neşesiyle, bu kütüphanede günü sonlandırıyorum. Gülhane Parkı’nda kalabalık artmaya, banklar dolmaya başlıyor. Morla kaplanmış çimlerin üzerinde turistler sıraya girerek, en afili pozlarını verip fotoğraf çektiriyorlar. Kütüphanenin kırmızı koltuklarında pür dikkat kesilmiş birkaç okuyucu, ellerine aldıkları kalın kitapları sırasıyla inceliyor. Ben de günün sıcaklığından bir nebze sıyrılıyor, serin köşemde Sirkeci’yi ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha anlıyorum.


ROTA ADRESLERİ

Sirkeci Tren Garı: Hoca Paşa Mah., Ankara Cad No:113 // Sirkeci’ye tramvayla geldiğinizde, tramvay durağının hemen solunda kalıyor.
Şah As İş Hanı: Hamidiye Cad. Şah As Han, No: 36
Olimpiyat Giyim: Hobyar Mah. Hamidiye Cad. No: 61
Hacı Bekir Lokumları: Hobyar Mah., No: 1, Zahire Borsası Sok.
İş Bankası Müzesi: Hobyar Mah., Bankacılar Sok. No:2, 3 // Pazartesi kapalı.
El Katip Han: Hobyar Mah., Aşir Efendi Cad. No:17
Murat Sunmez Kalem Tamiri: Sirkeci Büyük Postane Yanı Sok. // Tel: 0545 459 13 42
Büyük Postane: Hobyar Mah. Büyük Postane Cad.
Büyük Eczane: Hobyar Mah., Büyük Postane Sok. No:17
Tarihi Hocapaşa Lokantaları: Hoca Paşa Mah., Hoca Paşa Sok. No:13
Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi: Alemdar Mah., Alemdar Cad. Alay Köşkü // Pazar kapalı.


rota 3.png

 

SirkeciGari-eski2

SirkeciGari-eski

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s