ÜRDÜN // ÇÖLDE UYUMAK

01-s02-s

Turuncu
Kumdan tepeleri aşarak, nefes nefese geçtiğim yerlerde ufuk çizgisini arıyorum. Koyu portakal rengine dönmüş, gittikçe ısınan göğün altında, kahve tozunu andıran kum yığınlarının arasından geçiyorum. Ayakkabım, saçlarım, tırnak diplerime kadar kumla kaplıyım. Dişlerimin arasında çıtırdayan kum tanelerinin sesini duyuyorum. Bedenim kumla kaplandıkça, ruhum ufuk çizgisine sanki yaklaşıyor.

Biraz yorgun ve çokça suskunuz. Sessizliğin ses olduğu yerdeyiz; çölün ortasında. “Çölde Çay” filmindeki karakterler gibi, az ama öz konuşmaya gayret ediyoruz. Gölgelerimiz, bakır gibi parlayan koca bir kayanın önünde iyice büyüyüp devleştiğinde ufuk çizgisini görüyorum. Bir çınar ağacı bulsam da gölgesinde gövdesine yaslansam…

Önümden üç deve geçiyor, ikisinin üzerinde beyaz uzun giysiler içinde şaşkın suratlı çocuklar. Sanki büyüyüp, iyice olgunlaşıp sonra yeniden çocuk olmaya karar vermişler. Alınları açık, saçları siyah, gözleri büyük insan. Kaya parçalarının tuzak kurmak istercesine gizlendiği kumlu bir yokuştan inip, develerin yanına varmak istiyorum. Ama yakın gözükmelerine rağmen aslında çok uzaklar. Develer ve insanlar.

03-s04-s

Birkaç saatlik bir yürüyüşün ardından Bedevi çadırlarının önüne geliyoruz. Kül kokusu hâkim sakin havaya. Kuyulara sebze ve tavuk eti geçirilmiş şişleri gömüyorlar. Bir adam küllerle kaplıyor kuyunun üzerini. Bir ocağın altı alev alev yanıyor; üzerinde çaydanlık. Çaydanlıkta nane kokulu çay. Bir Bedevi gelip, misafirperver bir edayla çay ikram ediyor bize. Artık biliyorum; Ürdün’de içilen çayların çok şekerli olduğunu, kalınca kısa bir bardakla sunulduğunu ve çaydanlığı hafif yukarı kaldırarak dökülen çayın bir şelale görünümü aldığını.

Umut gibi bir şey doğuyor içimde. Geniş yüzeyli bir kaya parçası bulup oturuyorum. İçim karanlık sulardan çekildiğinde, kayaların girintili çıkıntılı -insan yüzlerini andıran- yüzeylerini, kumların üzerini, Bedevi çadırlarını kaplayan ve insanların saçlarını yumuşacık bir renk geçişiyle tarayan güneşe varıyorum. O an, içim de artık aydınlığa kavuşuyor. Gördüğüm her şeyi güzelleştiren, batıp gitmek üzere olan güneşe son bir kez en içten sevgilerimi gönderiyorum.

Beyaz
İncecik bedenli adamlar. Elleri neden bu kadar güçlü gözüküyor bilemiyorum. Bedenleri ince, elleri güçlü adamlar gibi bir de bembeyaz kumaşlara sarılmış çocuklar var. Onların elleri de ince. Develerini tek başlarına nasıl idare ettiklerini bilemiyorum. Dünyanın sanki bütün yükünü sırtlarında taşıyan develerle benzer kaderi paylaşan beyaz giysili çocuklar…

06-s08-s

13-s

Lacivert
Gece kesilince etraf biraz buz kesiyor. Yıldızların serin serin üzerimize damladığı bir akşamda, her şey laciverte bürünüyor. Artık gündüzden geriye kalan ne varsa siyahla lacivert arasında bir yere çekiliyor. Kayalar, tepeler, kum zerrecikleri, köprüler, dağlar, develer ve insanlar. Sadece yıldızlar sahneliyor bu saatlerde en anlamlı gösteriyi. Beyaz giysiler içinde adamlar yan yana bağdaş kurup bir kilimin üzerine yerleştikten kısa bir süre sonra udun sesi gelmeye başlıyor. Hiç bilmediğim bir şarkının yavaş melodisi beni etkiliyor. Genç bir delikanlı tütün sarıp, ateşe doğru dumanını üflüyor.

Gece, Bedevilerin göz altlarına çektiği sürmeden bile daha koyu artık.
Yine çay vakti.
Naneli.
Yine çok şekerli.

14-s

Binbir Gece Siyahı
Doğu’nun, bana birçok coğrafyanın hissettiremediği türden bir duyguya sahip olduğunu biliyorum. Kars’a giderken yolda gördüğüm manzaraların; karda irice çıkan ayak izlerinin, kırılgan ağaçların ve bacası tüten yalnız evlerin, Suriye’ye gitmek için Hatay’dan bindiğim takside içtiğim kahvenin acısı gibi bir duygu. Udların çalınıp, hareketli şarkılara geçildiği anda bile dinmeyen yoğunlukta bir hüzün. Ama acıtmıyor. Uykuya dalamamak ama uyanıkken uykunun en tatlı yerini düşlemek gibi. Önce hüzünlendirip, sonra yavaşlatıyor ruhumu gecenin ve doğunun dokusu. Hayatın merkezinden, aynı zamanda da dünyanın bittiği yerden, sınırların asla var olmadığı bir zaman diliminde kavrıyor zihnimi.

Çölün, artık siyaha dönen örtüsü altında anlatılan Binbir Gece Masalları gibi, sırlarına erişebildiğim ama çözemediğin masalların bir gecede anlatıldığını duyar gibi oluyorum. Yıldızlar, taşlar, udun telleri ve bilmediğim diller fısıldıyor bu hüzünlü masalları.

Ram Vadisi – Ürdün // Ekim 2018.

15-s16-s17-s

19-s

18-s

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s