BENİM MEKSİKO ŞEHRİM: İZ BIRAKAN ANLAR VE MEKANLAR // BÖLÜM II


20-s.jpgSabahın erken saatleri, Meksikalıların üzerlerine ince montlar geçirip evden çıktıkları, hızlı adımlarla iş yerlerine ilerlerken manav, abur cubur satan tezgâh ve kafe girişlerinde bekleyen görevlilerle selamlaştıkları saatler. Havanın serin, kuşların yeni yeni cıvıltısını duyabildiğim. Yolumun üzerinde, günün bu saatinde niçin kepenklerini açtıklarını anlamadığım biracılar, barlar da mevcut. Günün hangi saati olursa olsun istisnasız içeriden içki kokularının geldiği, yüksek taburelerde oturanların dirseklerini bar tezgahına dayayıp, barmenlerle sohbet ettikleri bu mekanlar da sabahın ilk saatleri sakin ve yalnız gözükse de yakında misket limonu, bira ve tekila kokularıyla dolacak.

Meksiko’nun Pasta Cenneti – Pasteleria Ideal

Tarihi meydan Zocalo, yavaş yavaş ellerinde büyük kamera ve telefonları olan, bazılarının yanlarında tur rehberinin olduğu turist gruplarıyla çevrilirken, birkaç tarihi binayı ardımda bırakıp, Pasteleria Ideal’e geliyorum. 1927’den beri açık pastanede, cennete pastalarla, çöreklerle, krema dolgulu kurabiyelerle gitmenin garanti olduğunu düşünen yüzlerce insan, cennet kuyruğuna girmiş gibi bekliyor. Ellerinde mavi boyayla “Ideal” yazılmış bir tepsiyle, kabartma tozu, vanilya ve kakao kokularının yükseldiği raflara tek tek yaklaşıp, insanı baştan çıkartan kabarıklıkta ve renkte olan lezzetlere dikkatlice bakıyorlar. Ben de patatesli bir açma ve conchas alıp, pastanenin içerisinde kısa bir tur atıyorum; hani olur da başka tatlara da karşı koyamayıp, almak istersem diye.

28-s.jpg

Mektuplarımı Yolladığım Yer – Palacio Postal

Öğlen molası öncesi, kapanmadan yetiştiğim Meksiko’nun merkezi posta ofisi Palacio Postal, Meksiko’da en özel anlardan birini yaşatıyor bana. Hugo filmini defalarca izlememin sebebi, o filmdeki tren garının altın tozu serpilmiş gibi gözüken göz alıcı detayları ve eski-nostaljik olan eşyalarıysa, buradan etkilenmemin sebebi de yine benzer güzelliklere dayanıyor. 20. Yüzyıl’da yapılmış binanın, bronz tırabzanları ve barok mimarisi ilk bakışta insanı etkiliyor. Beni daha öncesinde Bellas Artes’e hayran bırakan ismin; Adamo Boari’nin tekrardan bu yapıyla karşıma çıkmasına seviniyorum. Gişelerde bekleyen insanları, üniformalı posta görevlilerini, mektup yollayan hasır şapkalı bir Meksikalıyı izledikten sonra hazırladığım kartpostalları, üzerinde “uluslararası” yazan bölmeden içeri atarken, posta ofisi görevlisi de heyecanıma gülümsemesiyle ortak oluyor.

Merhaba Diego ve Frida!

Günün ortasında aniden aklıma hafızama kazınmış Frida filminden sahneler geliyor. Diego’nun elinde boyasıyla duvara resimler çizerken, aşağıdan bağıran Frida’ya alaycı bir bakış atarak, yukarıya çıkmasını söylediği anın mekânı: Palacio Nacional. Sarayın kemerleri ve çeşmenin olduğu avlusu tam karşımda duruyor. Bir tek Frida ve Diego’nun suretleri eksik önümdeki saray resminde. 1929 -1951 yılları arasında tamamlanan Diego Rivera resimleri, Quetzalcóatl (Hernan Cortes Meksika’ya ilk ayak bastığında Mayaların onu sandığı tüylü yılan tanrısı) eşliğinde epik hikayeler anlattığı çizimleri doygun renklerde ve tamamen korunmuş halde duvarları süslüyor. Günün devamında not defterimden hikayelerini okuya okuya, diğer duvar resimlerinin de olduğu Secretaría de Educación Pública’ya uğrayıp, Diego’nun hayal gücüyle dolu bir gün geçiriyorum. Bir süre sonra sanki Meksiko’yu da onun gözünden görmeye başlıyor, şehrin tüm köşelerinin onun paletinden çıkan renklerle donatıldığını sanıyorum.

Coyoacan’a vardığımda yağmur başlıyor. Meksiko’nun gezdiğim diğer semtlerinden daha yeni ve uyumlu bir giysiyle karşıma çıkıyor Frida’nın bölgesi. Evler daha bakımlı, bahçeler daha geniş; sanki daha çok zenginlere ait bir bölge gibi Coyoacan. Metrodan çıktıktan sonra yağmur eşliğinde doyasıya geniş sokaklarda yürüyor, heyecanla Frida’nın evi; Casa Azul’a (Museo Frida Kahlo) yaklaşıyorum. O vakit, aklıma Patti Smith’in M Treni kitabında Casa Azul’u ziyaret ettiğindeki hisleri ve yaşadıkları geliyor. Bir de, Meksika seyahatime karar verdiğimde gözlerimin önüne ilk olarak gelen bu “mavi evi” düşlediğim an. Evin mavisine, bahçesindeki kaktüslere, stüdyosundaki geniş pencerelere ve yatağındaki işlemelere âşık oluyorum. Frida bana yaşamıyla yeniden ilham veriyor. Hayata, sanata ve tutkuya dair bildiği ne varsa bu evin içinde gezerken sanki kulağıma fısıldıyor. “Bir “masal evi” yaratmış.” diyorum içimden ve o masal evinin her bir eşyasına dokunurken, duvarlara asılı resimlerine bakarken benim de bir parçam o masallara ait oluyor.

39-s.jpg

Gabriel Garcia Marquez’i Anmak – La Opera Bar

Frida’nın kobalt gece mavisinden, La Opera’nın şarap rengi kadife kırmızısına doğru yol alıyorum. Yaşı 100 yılı aşkın La Opera Bar’a birçok insan, General Francisco Villa’nın silahıyla tavanda bıraktığı kurşun izini görmeye geliyor. Barda yanımda oturanlara bakıyorum. Hepsi de sek tekila ve sangrita (acı-tatlı sos) söylemiş; önce tekila ve sangrita’dan bir yudum, sonra misket limonundan bir ısırık alarak bar ritüelini tamamlıyorlar. Ben de Gabriel Garcia Marquez’in oturduğu bar kısmına geçip, onun sözcükleriyle burayı yeniden yaşıyorum. Bir Michelada (limon suyu ve tuzla gelen bira) söyleyip, şu notları karalıyorum defterime:

“Yıllar önce Marquez’in geldiği bardayım. Kurşun izlerini göremesem de 1800’lü yıllardaki halini gözümün önüne kolayca getirebiliyorum. Şık giysiler içindeki insanlar, kırmızı koltuklara yerleşmiş kadeh kaldırıyorlar. İnci küpeli, kabarık elbiseli kadınlar, boyunlarına kocaman fular dolamış, içlerinde bir tavşana kolaylıkla yer bulunabilecek büyüklükte şapkalı erkekler… Akşam olunca, tepedeki gaz lambasını andıran lambalar bir bir yanıyor. Garsonlar tekila, bira ve şarap dolu tepsileri masalara taşırken, sarı, loş ışıklar insanların yüzlerine vuruyor. Koltukların kırmızı kadifesi daha da yumuşak dokulu geliyor o vakit gözüme. Ya da o esnada, orada durup etrafını seyreden birinin gözüne…”

40-s

Cantina La Mascota

41-s

Meksikalıların ‘Meyhane’leri: Cantina La Mascota – Salon Tenampa

Akşam olunca tüm sokaklar turuncu, sarı ve yer yer neon ışıklarla bezeniyor. İnsanlar işlerinden çıkıp kendilerini ya modern restoranlara ya da geleneksel cantina’lara atmaya başlıyorlar. Parklar, meydanlar uzaktan bakınca siyah güvercinleri andıran yüzlerce minyon insanla dolu. Sabahtan beri açık olan barlar, kadehlerini tezgahlarına sıralıyor; sos veya limon eşliğinde gelen bira, sek ikram edilen tekila, mezcal ve süslü bardaklarda türlü türlü kokteyller… Uzun yıllardır hizmet veren geleneksel ‘cantina’lardan La Mascota’ya geliyorum. Canlı müzik eşliğinde, yüksek sesle sohbet eden, domino oynayan ya da daracık alanda dans etmeye çalışan çakırkeyif müşteriler var içeride. Cantina, bizim kültürümüzdeki meyhaneleri andırıyor ilk bakışta. Yemekler biraz daha küçük porsiyonlarda, içkiler ise devasa boyutlarda bardaklarda servis ediliyor. Sadece içkilere para ödüyorsunuz. Çıtır taquitos söylüyorum, bir de her soruşunda garsona “hayır” diyemeyeceğim birkaç kadeh tekila, mezcal ve bira. Güler yüzlü ve esprili garsonlar, çalan eğlenceli müzik ve kabına sığmaz kalabalık tüm günün yorgunluğunu alıp, ruhuma neşe katıyor. O an anlıyorum ki, cantina sadece bir mekân değil başlı başına bir deneyim.

42-s

Garibaldi Meydanı

Gecenin ilerleyen saatlerinde Meksiko’nun bize sunacağı başka bir deneyime daha hazırım. Bu defa Garibaldi Meydanı’ndaki 1925’ten beri açık olan Salon Tenampa’ya geliyorum. Garibaldi, Mariachi’lerin buluşma noktası. Bu meydanda akşama doğru sayıları çoğalan müzisyenler, Meksikalı ailelerin bazen hüzünlü bazen neşeli istek parçalarını art arda çalıyor. Bu esnada etraftan gelen farklı farklı şarkı sözleri insanın başının dönmesine sebep oluyor. Turistik bulup gitmekten son anda bizi vazgeçiren Meksikalı arkadaşımız sayesinde enteresan bir gece geçiriyoruz. Tenampa’ya girmek için yaklaşık yarım saat sıra beklesek de buna değiyor. Bu sıra esnasında, soslu süt mısırlarından yiyor, etrafı dikkatlice gözlemliyorum. Gördüğüm sahne sayesinde biraz olsun rahatlıyorum; etrafımda turistten çok yerli var. Her biri Mariachi üyelerinden bir şarkı isteyip bağıra bağıra sözlere eşlik ediyor. Öbekler halinde müzik grupları ve çevrelerini sarmış bir aile görüyorsunuz.

Tenampa’ya girince de durum farksız. Her masanın çevresinde Mariachi üyeleri enstrümanlarını çalıp şarkılar söylerken, müşteriler de tekilalarından içip kendilerinden geçiyorlar. Biz de ortaya, ahşap yuvarlak kapağıyla dikkatimi çeken bir şişe Don Julio tekila ve yanına taco tabağı söylüyoruz. Saat ilerledikçe ve alkol oranı kanımıza karışmaya başladıkça sanki söylenen şarkılar bile tanıdık geliyor ve ortak hislerde bütünleşiyoruz diğer masadakilerle. Kimi ağlayarak kimi yanındakine sarılarak, ter içinde ve gözleri kanlanmış bir halde şarkılar söylüyor. Bir masada çalan şarkı, diğer masadaki melodilerle karışıyor. Bir grup arkadaş, masa masa gezip bir alet vasıtasıyla “elektrik akımı veren” adamı çağırıp; el ele tutuşarak elektrik alıyorlar. O noktada, gördüklerime inanamıyorum. Meğer, Meksika’da elektrik almak sarhoşların gece sonunda yaptıkları “eğlenceli” bir aktivite imiş.

Gece, bu şehri daha da canlı kılıyor. Tüm gün üzerlerinde taşıdıkları durgunluktan tek seferde sıyrılır gibi görünen binlerce insan Tenampa’yı ve Garibaldi Meydanı’nı dolduruyor. Gözyaşı, ter, hüzün ve neşe. Anılar, pişmanlıklar, aşklar ve kavuşmalar. Her şey bir arada. Şarkılarda çınlıyor bütün aşklar ve ayrılıklar. Renklerin, eski ve yeninin, isyan ve kabullenmenin ve daha birçok şeyin uyumsuzluğunun uyumunu görüyorum. Çalan şarkılar da birbirinden habersiz; bir öfkeli bir durgun, bir yavaş bir hızlı aksediyor meydanın dört bir yanında. O an, gecenin artık gündüzle buluşmayı beklediği saatlerde, Meksiko’nun zıtlıklarla baş döndüren güzelliklerini bir kez daha görüyorum. Kanımda daha çok tekila, bedenimde tatlı bir sarhoşluk, dilimde Vargas’ın kalbi kırık sözleriyle.

BÖLÜM I için tıklayın.


Yazıda Geçen Mekanlar
Pasteleria Ideal:
Calle 16 de Septiembre 18 Colonial Centro
Palacio Postal: Tarihi posta ofisi binası – Calle Tacuba 1, Centro
Palacio Nacional: Avenida Pino Suarez, Corregidora esquina Guatemala, Zocalo, Pazartesi günleri kapalı
Secretaría de Educación Pública:
Calle Republica de Argentina 28
Casa Azul – Museo Frida Kahlo: Londres 247, Del Carmen, Coyoacan, pazartesi günleri kapalı
La Opera Bar: 5 de Mayo 10, Centro
Cantina La Mascota: Mesones 20, Centro Histórico, Centro
Salón Tenampa: Plaza Garibaldi 12, Centro


21-s22-s23-s

BENİM MEKSİKO ŞEHRİM: İZ BIRAKAN ANLAR VE MEKANLAR // BÖLÜM II” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s