BENİM MEKSİKO ŞEHRİM: TANIDIK VE YENİ DUYGULARLA // BÖLÜM I

01-s.jpg

Bir yeri çok sevmemin nedenini çoğunlukla orada karşılaştığım tanıdık hisler, mekanlar ya da yüzlere bağlarım. “Burası aynı İtalya!” dediğim bir sokağın, Ayvalık’ın arka sokaklarını bana hatırlatan ya da yıllardır yaşadığım şehir olan İstanbul’u yer yer çağrıştıran şehirlerin hepsi bende, tanıdık, sıcacık ve oraya yeniden gelebileceğim sinyalini veren bir his uyandırır. Meksika seyahatine karar verdiğimde ise “yabancı” hislerle yola çıkıyorum. Bu ülkenin kültürüne, şehirlerine, sokaklarına, yemeklerine kendimi biraz yabancı hissetsem de Meksika’nın içimi ısıtan o tanıdık duyguları karşıma bir sürpriz gibi çıkaracağını da içten içe seziyorum.

02-s

03-s

05-s

Tarihi bölgenin ortasında, Ciudadela Meydanı’nın yanında, vitrinleri rengarenk dükkanları ve baharatla mısır kokan sokak yemekleri satan tezgâhları geçince varılan; uzunca bir sokağın sonunda yer alan otelimize yürürken kalbim hızla çarpıyor. Otelin karşı binasında kalın iplere sarılmış piyanosunu ikinci kata çıkartan penceredeki kızın yüzü de bendeki benzer heyecanı taşıyor gibi; gülüşü telaşlı ama mutlu. Bu heyecan, Meksiko’ya ilk kez adım atmamın yanında, nelerle karşılaşacağımın az çok hayalini kurarken, kafamda dönen sahnelerle beni umutlandıran bir hissi de beraberinde getiriyor.

Kaldığımız otel, 1960’lardan beri hizmet veren, eski ahşap mobilyalarla döşeli, yani tam bana göre. Odaya girdiğimde görüyorum ki, 90’larda aile evimizin duvarlarını kaplayan, çiçek desenli duvar kağıtlarıyla çevrilmiş. Vantilatörü, banyosundaki minik çiçek desenli fayansları ve ortak avluya açılan pencereleriyle en sevdiğim şeye erişiyorum: Zamanda yolculuk. O an Meksika’da değil, Avrupa’nın eski kentlerinden birindeyim duygusuna kapılıyorum. Ta ki, rengi solmuş perdenin dalgalandığı yarım açık pencereden içeriye gelen şarkıyı duyana kadar. Otel odalarının birinde, yankıdan anlaşılacağı üzere; bir adam banyoda haykırarak, yanık sesli Chavela Vargas’ın melankolik şarkılarına benzer bir şarkı söylüyor. O an biliyorum ki, bu ve daha sonra duyacağım Meksika ruhunu taşıyan tüm şarkılar, bana Avrupa’da değil Meksika’da olduğumu duygulu bir dokunuşla hatırlatacak.

Serin Sessiz Bir Sabah – Cafe La Habana

Gözümde canlandırdığım gibi, her sabah Americano’mu -kahve içmeyi pek sevmememe rağmen- Cafe La Habana’da içiyorum. Buraya gelmeden önce, birçok seyahatim öncesinde yaptığım gibi hayaller kurmuştum. Elimde kahveyle, diğer masalardaki insanları gözlemleyebileceğim, belki gezi defterime üç beş satır bir şeyler yazabileceğim serin ve sessiz sabah saatlerinin hayalini. Tam da düşündüğüm gibi serin ve sessiz bir sabahın içinden geçerek varıyorum bu kafeye. Biraz ürperten sabah rüzgarını tenimde hissederek, Meksiko’nun günlük karmaşasına çekilmeden önceki saatlerinde yavaşça yürüyerek vardığım bu mekânın eski fotoğraflar asılı sarı duvarlarına bakıyorum. Fidel ve Che’nin hangi masada oturup Küba Devrimi’ni planladığını veya Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını hangi masada, neler düşünerek yazdığını tahmin etmeye çalışıyorum. Bu esnada, fırından yeni çıkmış conchas’lar ufak sepetler içinde garsonlar tarafından masa masa gezdirilerek, müşterilere dağıtılıyor. Dışı hafif çıtır, içi krema dolgulu, yumuşacık conchas’tan bir tane tabağıma alıp, aynı yan masadaki -birkaç gün art arda gördükten sonra müdavim olduğunu anladığım- beyaz saçlı adam gibi, süte banarak yiyorum.

07-s.jpg

08-s

09bucuk-s

09-s

Başıboş, Renkli Sokaklar

Condesa ve Juarez bölgelerinin sokaklarını gezerken, birbirinden farklı tarzda mimariler, binaların boyasında birbiriyle uyumsuz ama yine de gözüme güzel gözüken renkler, insanların modern ve geleneksel giysileri, herkesin birbirine selam vermesi ve yolda gördüğüm insanların yüzlerinde belirgin olan; güler yüzlerine yansıyan sıcaklık dikkatimi çekiyor. 1985 depreminden sonra yeniden yapılmış şaşalı binaların art-deco detaylarında kendimi kaybederken, biraz ötede yıkık dökük bir bina görüp hüzünleniyorum. Her sokak başında seyyar arabalarda taco, cips, acı sos dökülmüş mango, ananas gibi meyveler ve daha ismini bilmediğim bir sürü abur cubur satılıyor. Takım elbiseli adam ve kadınların, bu yolların köşelerine kurulmuş, tezgah kenarında anti-bakteriyel jellerin bulunduğu yemek tezgahlarına uğrayıp, ayak üstü bazen bir taco, quesedilla bazen de soslu cips yediklerini görüyorum. Büyük arabaların egzoz dumanları, insan ve inşaat gürültüleri arasında aniden köpeklerini gezdiren ya da bir köşede öğlen şekerlemesi yapan insanların olduğu, yemyeşil bir park bulup seviniyorum. Bu parkların birinden gelen müzik seslerini takip ettiğimde, karşıma dans eden yaşlı çiftler çıkıyor. Meğer, belirli günlerde parkların meydanlarında böyle dans etkinlikleri yapılıyormuş. “Tam da Meksika’ya göre bir aktivite!” diye içimden geçiriyorum.

10-s

Altın Tozları Altında Bellas Artes

Tarihi merkeze geri döndüğümde, kapısından girer girmez başka bir ruha bürüneceğimi bildiğim Palacio de Bellas Artes beni yanıltmıyor. Mermer kolonları, art nouveau tasarımı, gişelerdeki altın sarısı ve mermerin uyumu ve her bir ayrıntıda hissedilen; İtalyanların benimsemiş olduğu mimari süslemelerle beni büyülüyor. Roma’nın ışıltılı saraylarının güzelliği, ilk andan itibaren tanıdık geliyor. Sonradan öğreniyorum ki,  bu yapı 1905’te İtalyan mimar Adamo Boari tarafından yapılmaya başlanmış. Başka bir mimar tarafından tamamlanması ise Meksika Devrimi sebebiyle 1930’ları buluyor. Burasıyla ilgili sevdiğim bir başka detay ise Diego Rivera’nın New York’ta Rockefeller Center için yapmış olduğu ve sonra anti-kapitalist söylemi olduğu gerekçesiyle yıkılan “El hombre en el Cruce de Caminos” (Man at the Crossroads) duvar resminin, 1934’te bu saray için yeniden yapılmış olması. Bellas Artes salonunda bir operaya denk gelemesem de bu aktivitenin Meksiko kentinde yapılacak en güzel şeylerin başında geleceğini biliyorum. Bir başka günün akşamında, yeniden görmek istediğim palacio’nun bu defa tam karşısında yer alan Sears mağazasının en üst katına çıkıp, bu güzelliği bir de tepeden izliyorum. Lacivert bir gökyüzü altında, parıldayan ışıklarıyla altın tozuna batırılmış bir biblo gibi tam karşımda duruyor.

11-s

12-s

Panaderia Rosetta

İtalya Özlemi – Roma Norte

Roma Norte bölgesinde ise artık İtalya’yı özlediğimi kendime itiraf ediyorum. Nereye gidersem gideyim, bir şekilde karşıma İtalya çıkıyor. Bu bölgenin kafeleri, restoranları ve sokakları Meksiko’nun çok farklı bir yüzü gibi gülümsüyor bana. Bambaşka bir kimliğe bürünmüş binalar, parklar, kafeler, köşe başları, ara sokaklar… Plaza de Rio de Janeiro’da karşılaştığım, fıskiyeli havuzun tam ortasında endamıyla beliren Davide’nin replikası ile bir kez daha beni güldürmeyi, mutlu etmeyi başarıyor bu şehir. Meksika pazarlarında karşılaştığım renk cümbüşünün, sokak yemekleri satan tezgahlarda gördüğüm karmaşık ve iştah açıcı zıt kokuların aksine sanki bir süzgeçten geçilerek elde edilmiş bir homojenlikte sıralanıyor Roma Norte mekanları. Steril, Avrupai, benzer tarz ve renklerde. Bir başka sabah, Panaderia Rosetta’ya gelip harika tatlılarından ve ekşi maya sandviçlerinden yerken, sanki bu defa da İtalya’nın tarihi pastanelerinden birine ışınlanıyorum.

13-s.jpg

Vicente Fernandez’i Anmak

Bir akşam Cafe de Tacuba’da geleneksel yemeklerimizi beklerken, 1912’den beri açık olan lokantanın seramiklerine, tepelerden sarkan çiçeklerine ve yağlı boya tablolarına bakıyorum. Antojitos ve mole soslu eti getiren garsonun saçına kocaman beyaz bir kurdele takılı. Beyaz önlükleri, ütülü üniformalarıyla tüm garsonlar şık ve ciddi bir duruş içinde servis yaparlarken, Meksika tınılarını ilk kez canlı olarak dinleyebileceğimizin habercisi; Mariachi üyeleri iniyor merdivenlerden. Mariachi’lere özgü olan takım elbiseler içinde, her biri Vicente Fernandez’i andıran müzisyen ve şarkıcılar, şarkılara eşlik edip büyük bir ciddiyetle enstrümanlarını çalıyorlar. Yüksek sesle söylenen şarkılara yavaş yavaş artan çatal, kaşık sesleri ve diğer masalardan gelen sohbetler eşlik ediyor. Günü sonlandırırken, Meksiko’ya ilk andan itibaren ısındığımı hissediyorum. Bu şehir, en az İstanbul kadar karmaşık, kaotik ve renkli. Çirkin, güzel, eski ve yeni. Sanki notaları çok umursamayan, çılgın bir maestro tarafından yönetilen bir orkestra gibi; her bir sesi düzensiz duyuyor, detone tonlarına rağmen ilk duyuşunuzdan itibaren kabullenip sevmeye başlıyorsunuz.

BÖLÜM II için tıklayın.


Yazıda geçen mekanlar
Café Habana:
Calle Morelos 62, Juárez
Parque Mexico: s/n, Av México Condesa
Palacio de Bellas Artes: Avenida Juarez y Eje Central, Centro Histórico
Sears Mağazası: (Bellas Artes’i terasından izlemek için) Av. Juárez 14, Colonia Centro
Panaderia Rosetta: Colima 179, Roma Norte
Cafe de Tacuba: Calle de Tacuba 28, Centro Histórico


14-s15-s17-s18-s19-s

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s