BİR KENTİ DÜŞLEMEK: VENEDİK

01-s.jpg

Yola çıkmadan önce bir bir sokaklarını düşlüyorum. Kapıları yosun rengi nehre açılan zarif evleri, gondollarla altlarından geçilen yaşlı taş köprüleri, içine kapanık avluları, sırlarını hemen açığa çıkaran; konuşkan mini meydanları, gösterişli şapka ve fularlarıyla, şıkır şıkır Venediklileri ve meydanda her sabah aynı saatte sözleşmiş gibi toplaşan güvercinleri hayal ediyorum.

Bir çay masası etrafında toplanıp, Proust’tan Albertine’in hikayelerini, Bellini’den Doğu yolculuğunu, Maria Callas’tan Hotel Danieli’de nasıl aşık olduğunu, Casanova’dan kuralları çiğneyip, nasıl “ahlaksız” biri olunabileceğini ve nasıl Doge’s Palace’tan kaçtığını, Hemingway’den Harry’s Bar’ın öğle yemeği saatinde anlatacaklarını ve Cipriani’de yazdığı hikayeyi dinlemek ister gibi, öyle hayalperest bir coşkuyla yola çıkıyorum.

Kadife bir gecenin ortasından, suları yararak hızla ilerleyen bir botun içinde yavaş yavaş yaklaşıyorum Venedik’e. İlerleyen günlerde sokaklarında kaybolma hissinin, bende tatlı bir heyecan yaratacağı, her kaybolmanın da karşıma daha güzel manzaralar çıkaracağını sezinleyerek, yıllar sonra yeniden Venedik ile kucaklaşıyorum.

02-s

Başını Kaldırıp Seyretmek

Venedik’in, insanda merak uyandıran labirentvari sokakları var. Sonu bir meydana mı, köprüye mi, komşu evine bakan bir kapıya mı, nehre mi, yoksa bir çıkmaza mı varacağı belli olmayan sokakları. Bir de, arada bir durup insanda yukarılara bakma ihtiyacı doğuran, seyirlik sahneleri. Bu sahnelerde baş rolü, Roma’daki gibi meydanlara bakan geniş teraslar ve terasları süsleyen yeşillikler oynamıyor. Burada, baş rolde külleri döküldüğünde ahşap çatıların yanmasını engellemek amacıyla tasarlanmış, uca doğru genişleyen ve hepsi birer sanat eseri gibi duran bacalar var.  Bu bacalar, çocuk hikaye kitaplarına çizilmiş, üstten insanların sanki rahatça girmesi için yapılmış gibi duruyor.

Başınızı yukarı kaldırıp, baktığınızda göze çarpan bir diğer görüntüde güneşlenme altana’ları (ahşap teras) yer alıyor. Zamanında, Venedikli kadınların rahatça güneşlenebilmeleri ve saçlarının rengini açmak için çıktıkları bu teraslar dar bir balkonu andıran, çatılara kondurulmuş “güneş odaları”. Günümüzde ise bu balkonlarda artık kadınlardan çok martılar güneş banyosu yapıyor.

Günün her saati, üzerimizden çapraz, paralel, iki ev arasında gerilmiş bir çamaşır ipini andıran uçak çizgileri geçip duruyor bir de. Bütün uçaklar Venedik üzerinden mi geçiyor, yoksa burada olduğum süre boyunca ben mi bütün bu uçak çizgilerine -bir tatlı tesadüf gibi- denk geliyorum bilemiyorum.

Suya Dokunmak

Şehrin dört bir yanını saran, bazen kokusuyla yaşayanlara zor anlar yaşatan, dolunay zamanı gelgitlerle birçok yerde acqua alta olarak anılan su baskınlarına yol açan, hayatın büyük bir kısmının üzerinde geçtiği su, şehrin aynı zamanda en kanıksanmış özelliği gibi duruyor. Arabaların, motorların yerini botlar ve gondollar, evlerin arasından geçen sokakların yerini kanallar alıyor. Hal böyle olunca, günün erken saatlerinde gelen bot üzerine kurulmuş manavları, gün bitiminde çöpleri toplamaya gelen belediye botlarını, yaşlı bir amcayı hastaneye taşıyan “bot ambulansı” ve teknesiyle sudaki trafiği atlatıp, bir an evvel arkadaşının evine gitmeye çalışan bir Venedikliyi köpeğiyle ayakta dikilir bir halde görmeniz, belli bir süre sonra hiç şaşırtıcı olmuyor.

Adanın belli meydanlarının tam ortasına kurulmuş, 231 adet olduğu söylenen kapağı kilitli su kaynakları, suyun bir zamanlar bölgelere şebekeler vasıtasıyla dağıtıldığının birer göstergesi. Karanlık içlerini görmek için, yavaşça kapağı kaldırsam; kendimi sanki o kuyunun dibinde bulup, Venedik sularında kaybolabilirmişim gibi geliyor. Hepsi farklı şekillerde yapılmış, bu kapaklı su kaynakları artık kullanılmasa da, şehre geçmiş yüzyıllardan nostaljik bir doku katıyor.

05-s

Kayboldukça Bulmak

Venedik’te adım adım kayboluyorum. Bu kaybolma, birçok şehirde beni hiç bilmediğim, içimi biraz kaygıyla dolduracak yerlere sürüklerken, burada bana daha gizli ve daha güzel olan şeyleri bulmamda yardımcı oluyor. Aklımın oyununa gelip, yanlış bir sokağa saptığımda, aslında ne kadar doğru bir sokağa geldiğimi anlıyorum. Daracık bir geçitten, pürüzlü kiremit renginde olan iki duvar arasından geçerek, hiç korkmadan sonuna kadar gitmek istiyorum. Geçit sonunda, yosunla kaplanmış merdivenlerin yemyeşil bir suya indiğini görüyorum. Suyun yüzeyi esintiden hafif hafif dans ediyor. Geçitten kafamı sağa doğru çeviriyorum. Nehre bakan bir balkon, çitlerinde kırmızı yılbaşı çiçekleri dikili saksılar var. Karşı binanın suya doğru uzanan iplerinde birkaç tişört ve mutfak örtüsü asılı, rüzgarda bayrak gibi dalgalanıyorlar. Saksıdaki diğer çiçeklerin renkleri, bina önüne bağlanmış teknelerle aynı tonda; kırmızı, turuncu, yeşil. Gizemli kent, bu çiçeklerin renginde, teknelerin solmaya başlamış boyalarında, uçak çizgileriyle karalanmış gökyüzünün insanın tüm telaşını yatıştıran mavisinde karşıma çıkıyor sanki. Detaylarda kayboldukça, kırmızı rujlarının silinmesine aldırmadan Spritzlerini yudumlayan güzel kadınların, puroyu yavaş içen yakışıklı adamların, labirentlerde kovalamaca oynayan neşeli çocukların kentini yeniden buluyorum. Dar geçitlerin, nerenin nereye çıkacağı belli olmayan sokakların kentinde kendimi yeniden buluyorum.

Geçitten geri çıkıp, yeniden kaybolmak ve kentin gizemini adım gibi ezberlemek için bu kez de başka bir bilinmez yolu takip ediyorum. O yol da, beni kafesinden espresso kokularının geldiği küçük bir meydana götürüyor. Dilimde bir İtalyan melodisi tutturup, ara ara binaların üzerinden yüzünü gösteren cılız ocak güneşinin sokakları selamladığı başka bir bölgeye doğru yürüyorum. Yeniden kaybolmaya, kayboldukça aramadığım şeyleri bulmaya hevesliyim. Aslında aramadığım, ama bulunca da aradığımı anladığım, sanki görünmez bir tülle örtülmüş bütün güzellikler beni çağırıyor haritası belirsiz adreslerde.

06-s

Güvercin ve Martılarla İç İçe Yaşamak

Güvercinleri beslememeleri için turistleri uyaran tabelaların sebebini bu ziyaretimde artık iyice anlıyorum. Beslenmeye alışan tıknaz güvercinler oldukça besili ve hayatta kalmak için herhangi bir dürtüyü artık barındırmıyorlar. Bu yüzden birçok güvercini uçarken değil de meydanlarda insanların arasında volta atarken görmek mümkün. Zenginliğin içinden geçtiği kentin, en göz alıcı meydanlarını, barok detaylarını, dantel gibi incecik işlenmiş mimari süslemelerini ve insana ne kadar küçük olduğunu hatırlatan yücelikte ibadet yerlerin girişlerini kirleten güvercinler… Hepsi de Venedik’in sevilmeyen üvey evlatları.

Bir restoranın kapısına asılmış bir gazete kupüründe ise “martıların insanların elinden yiyecekleri kapıp kaçtıkları” haberi var. Bunun ilk örneğini, bu haberi okuduğumun ertesi günü, San Marco meydanında gün doğumunu karşıladığım saatlerde yaşıyorum. Kocaman bir martı alçalıp, bir kadının elinden kruvasanını kaptığı gibi kaçıyor. Kadın ince bir çığlık atıp, uçup giden martının ardından bakakalıyor. Martı kaptığı kruvasanıyla, yeniden semaya doğru yol alıyor.

San Marco meydanında, olup bitenden habersiz gibi gözüken, kocaman bakışlarıyla bana sanki bir şeyler anlatmaya çalışan başka bir martının önüne gelip, benden kaçmadan, tabela direği üzerinde nasıl sakin durduğuna hayretle bakıyorum. İyice yakınına gidip karşılıklı bakışırken, bir martıyla bu kadar yakın mesafeye gelebileceğim dünya üzerindeki tek yerin belki de Venedik olabileceğini düşünüyorum.

07-s

Ayaküstü “Cicchetti” Yemek

İtalya’nın bugüne kadar gezdiğim hiçbir şehrinde bu kadar ayakta kaldığımı hatırlamıyorum. Oturup keyifle insanları seyredebileceğim, kahve veya spritz keyfi yaparak kitap okuyacağım, zamanın yavaş geçtiği mekanlar Venedik’te adeta bir lüks sayılıyor. Bu yüzden Campo Santa Margherita’daki Caffe Rosso ve San Marco’daki Caffe Florian’da saatlerce oturup vakit geçirmek, bu lüksü nadir de olsa yaşayabilmenin verdiği mutlulukla daha da özel geliyor.

Cicchetti denilen; ekmek üzerine döşenmiş en az 3 farklı malzemeden oluşan atıştırmalıklar Venedik’in her köşesine yayılmış bacarando ve barların vitrinlerinde, görür görmez ağızları sulanacak olan müşterilerini bekliyor. Burada insanlar -turistler ve yerliler- ayakta saatlerce sohbet edip, ombra’larından içiyorlar. Barın başında duran oğul, kasada duran anne, ekmekleri kesen ve üzerine malzemeleri yerleştiren baba ve tabakları toplayan diğer oğul, hepsi hallerinden memnun gibi gözüküyor.

Onlarca cicchetti yediğimiz bir akşam, artık ayakta olmaktan iyice yorulduğumu anladığımda barın yumuşak minderli banklarında oturan yaşlı bir kadının yerine göz dikiyorum. Uzun bekleyişin sonunda, kadın kalkıyor ve oturmak için ekstra para vermeyi -bu durum Venedik’in birçok mekanı için geçerli- göze alarak, banka yayılarak yerleşiyorum. Elimde beyaz şarabım (yani ombram), önümde duran ahşap masada renkli ekmek dilimlerim, karşımda yüzleri şaraptan kıpkırmızı olmuş konuşkan insanlar… Gece boyunca yediğim lezzetli cicchetti’lerden mi, yoksa şarabın etkisinden mi bilmiyorum, ama gördüğüm her şey gözüme artık bu saatlerde daha da güzel gözükmeye başlıyor.

Barın penceresinden dışarıya baktığımda; Dorsoduro’nun kanal kenarındaki taş duvarları üzerine kurulmuş ve kahkahaları içeriye kadar gelen insanları ve gökyüzünden suya yansıyarak her şeyden rol çalan hilal şeklindeki ayı görüyorum. Bu resim de, en az gördüğüm diğer Venedik manzaraları kadar kusursuzluğu anlatıyor.

Açılmamış Zarflar ve Ziller

Mektup yazmayı, mektup açıp okumayı, eski postaneleri ve apartman girişlerinde yer alan posta kutularını ömrü boyunca sevmiş biri olarak, Venedik’te kendimi cennetin ortasında gibi hissediyorum. Venedik evlerinin kapıları letteria denen küçük posta bölmeleriyle aralanıyor. Bu bölmeleri merakla -belki de yaptığım şeyin doğru olmadığını bilerek- aralayıp baktığımda, içlerinde açılmamış zarfların olduğunu görüyorum. Belki bir aşk, belki bir boşanma mektubu. Belki bir fatura, belki bir ihtar yazısı… Hepsi itinayla, sıkı sıkı kapatılmış zarflar. Altın renginde, ince işçilikle yapılmış posta kutuları arasında açılıp okunmayı bekliyor.

Aslan ağızlarına yerleştirilmiş veya aynı bina girişinde “avukatlık bürosu” ve “ev” olarak ikiye ayrılmış artsan dokunuşlu zillerin izine düşünüyorum. Hepsi, zırrrrrr diye çalınıp, kapıyı açmadan önce Chi é? diyecek olan sahipleriyle tanışma dürtüsü uyandırıyor bende.

Günün sonunda, Venedik’in zarif güzelliklerinden paylarına düşeni, en az meydanlar, otel binaları, ahlar direkler üzerine kurulu evler, farklı süslemelerle bezeli el yapımı gondollar, köprüler ve şık insanlar kadar almış olan kapılar, posta kutuları ve ziller bir bir sıralanıyor gözlerimin önünde.

Zanaatkarların Şehri Venedik

Venedik gibi popüler yerlere sezon dışında gelmenin belki de en güzel yanı, yazın en yoğun zamanında sizinle sohbet etmeye vakit bulamayacak olan yerlilerle, dükkan sahipleriyle ve esnaflarla rahatça konuşabilmek. Onların hayatlarına bir yerinden dokunabilmek. Ben de böyle yaparak, birkaç zanaatkarın dükkanına uğruyor, ortalama İtalyancamla merak ettiklerimi soruyorum.

Bütün hayatlarını bu şehirde geçirmiş olan, el emeğine daima değer veren bu insanlar, rengarenk atölyelerde karşıma çıkan, en tanıdık Venedik yüzleri oluyor. Hepsi, İstanbul’da, Roma’da ya da Meksika’da karşılaştığım ustalar gibi; huzurlu, sabırlı ve yavaş yaşamın üstünlüğünün farkında. Şehrin hızlı temposunu yavaşlatmayı başaran elleriyle, tarihin masallarını -belki de hiç farkında olmadan- yeni baştan yazıyorlar. Bize de önce takdir edip, sonra okuması düşüyor.


Yazıda Geçen Mekanlar

Caffe Florian: Piazza San Marco, 57 (Her gün: 09:00-00:00)
Caffe Rosso: Sestiere Dorsoduro, 2963, Campo Santa Margherita (Pazar kapalı, h.içi: 07:00-01:00)

Kayboldukça Bulmak Bölümü — Castello Sokakları’nda geçiyor.

Cicchetti ve Atıştırmalık İçin Bar All’Arco: S. Polo, 436 (Pazar kapalı, h.içi 14:30’a kadar açık.)
Al Squero: Dorsoduro, 943-944 (Çarşamba kapalı, h.içi 11:00-21:30)
Bacarando in Corte dell’Orso: San Marco, 5495   (Her gün: 12:00-00-00)
Bacareto da Lele: Fondamenta dei Tolentini, 183  (Pazar kapalı, h.içi 18:00-20:00)

Zanaatkarlar — Olbi Paolo: El yapımı defter, albüm ve günlükler için. 3253/A, Dorsoduro
Ca’ Macana: En eski Venedik maskesi yapan atölye. Dorsoduro, 3172 (Her gün: 10:00-18:00)
Amadi Bruno: Camdan hayvan ve her türlü figür için. Sestiere San Polo , 2747
                                              10-s

09-s

13-s

14-s

15-s

16-s

18-s

19-s

21-s

23-s.jpg

24-s.jpg

BİR KENTİ DÜŞLEMEK: VENEDİK” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s