İSTANBUL’A ÖVGÜ ROTALARI – I Maksim’den Taksim’e

00- ana foto-s.jpg

Taksim’deki kalabalığın arasından yavaşça sıyrılıyorum. Meydanı geçtiğimde, sesler çağırıyor beni: “Tramvay yolunu takip et, sonra ara sokaklara girip çıkarak Beyoğlu’yla bütün özlemlerini gider.” diyor. O sesler ki, ana dilim ve bilmediğim tüm dillerin kelimelerinde, tramvayın çan sesinde, zar zor duyabildiğim bir kuş ötüşünde, kestanecinin maşasının çıkardığı çıtçıt’ında, “çekiliyor bu akşam” diyen piyangocunun çağırışında var olan… Demir Özlü’nün bir kitabında sözünü ettiği; Beyoğlu’nun görkemli dünyasına giren tramvaylarıyla “üzerine altın tozundan bir bulutun çökmekte olduğu sarımtırak bir düş dünyası”na giriyorum çok geçmeden. Bu dünyada kısa bir gezintiye çıkmak için.

1900’lerin başlarına gidiyorum bir ara, hani Cadde-i Kebir’den (İstiklal Caddesi) atlı tramvayların geçtiği dönem. Bu tramvaylarla Tatavla istikametine doğru gidiyor insanlar. Yüzyılın ortalarında ise İş Bankası’nın kumbara şeklindeki kocaman saati önünde buluşan insanları görüyorum; hepsi şık takım elbiseleri içinde mutlu gözüküyorlar. Bir zamanların, hamburgeriyle isim yapan meşhur Kristal Büfe’sini ve sosislisinin namını çok duyduğum Atlantik Büfe’yi de arıyor gözlerim. Hepsinin yerinde şimdilerde bambaşka dükkanların olduğunu bilsem de…

Merakla o günlerin hikayelerini dinleyen, hangi noktada ne vardı diye nostaljik anlatıları bir bir okuyan biri olarak, belki de hayal kurmasını çok sevdiğimden Beyoğlu’nu da hala seviyorum. Sanırım hayal kurmayı bıraksam, bu haliyle bu semti sevmem de zor olur. Oysa ki, geçmiş yüzyıllardan kalma adreslerin, anıların, hikayelerin izlerini sürerek kendi Beyoğlu’mu bulmak bana mutluluk veriyor.

2000’lerin başında cadde boyunca uzanan ağaçların arasından yürüdüğüm, Alkazar Sineması’nda film saatinin gelmesini beklerken buz gibi bir Alaska Frigo yediğim, Atlas ve Aznavur Pasajı dükkanlarını gezindiğim, pasaj dükkanlarının birinde kendime kadife elbiseler diktirdiğim, gecenin bir vakti Kızılkayalar’da ıslak hamburger yediğim, Beatles Cafe’de muzlu sıcak çikolata içtiğim, Sent Antuan’da her yılbaşı kurulan o büyük çam ağacını görmeyi beklediğim, bir gün kapanacak diye korkarak Kelebek Korse’nin vitrini önünden geçtiğim, Rebul Eczanesi’nin mis gibi kokularını duymak için dükkan önünde duraksadığım, tramvayın çift taraflı ahşap koltuklarına kurulup dışarıdaki kalabalığı izlediğim, İnci’nin kuyruğunda profiterol için, Mercan’ın önünde kokoreç-ekmek için beklediğim tüm Beyoğlu günlerimi de içimde bir yerlerde saklıyorum. O günlerin anısıyla, kimi yer aynı tadı devam ettirerek, kimi yer de anlamını biraz yitirerek yeniden hayat buluyor Beyoğlu sokaklarında.

01- Maksim-s.jpg

Rota – I

***Bu tur yürüyerek, yaklaşık 20-25 dk.’da tamamlanıyor. (1.3 km)

İstanbul’un elde kalan güzelliklerine övgü niteliğinde geziler yaptığım günlerin birinde Maksim (Maksem) ile başlıyorum gerçekler ve hayallerde yolculuğa. Maksim, III. Ahmet tarafından yaptırılan ve Taksim’e ismini veren su şebekesinin olduğu tarihi yapı. Arapça’da su dağıtım şebekesi anlamına geliyor. 1700’lü yıllarda Boğaziçi üzerinden getirilen sular bu şebeke vasıtasıyla şehre dağıtılıyor. 1732’de yaptırılan mermer kaplı cephesindeki kuş evleri ve çeşmenin üzerinde yer alan istiridye kabuğu formlu süsleme Maksim’e dair en sevdiğim detaylar oluyor. Sekizgen yapının içerisi ise insanda ayrı bir gizem ve merak uyandırıyor.

Maksim’in arka tarafında kalan Dingo’nun Ahırı, hikayesiyle beni seneler önce şaşırtmıştı. Burada tramvayların bakım hangarı yer alıyor. 1900’lü yılların başında ise yine aynı noktada tramvayları çeken atların barındığı ahır bulunuyor. Bu ahırın sorumlusu Rum görevlinin adı: Dingo. Deyimin çıktığı yer olarak bilinen “Dingo’nun Ahırı”na dair günümüzde bir kanıt kalmasa da, bu kısımdan geçerek o günleri gözlerimin önüne getiriyor, sonra Sadri Sema’nın 1900-1910 yıllarında kaleme aldığı “atlı tramvaylar” yazısını bir kez daha okuyorum.

02- Mahmut-s

03- Mahmut-s
Fransız Konsolosluğu’na doğru devam ederek, dükkanının önünden defalarca geçip, zarif İtalik fontunun olduğu camının arkasındaki erkek ayakkabılarına beğeniyle baktığım Kunduracı Mahmut’un vitrini önüne geliyorum. Her kalıbın kişiye özel olarak alındığı, sonrasında el ile üretilen kaliteli erkek ayakkabılarının olduğu, 1936’dan beri açık olan bir dükkan burası. Bu işi babasından devralmış olan Metin Soyman’ın, gözlüklerini takıp gazetesinin sayfalarını çevirdiği bir anda, kapısını aralıyorum. Ayağa kalkıp, önce beni buyur ediyor. Ardından meraklı sorularımı yanıtlıyor. Eski Beyoğlu’nu ne kadar özlediği gözlerinden belli. Babasının ayakkabı dükkanını açtığı o yıldan bu yana tam 81 yıl geçmiş. Bu ayakkabılar arasında geçen koca bir ömür… Sadece bu dükkanda değil, kentin tüm dönüşümüne tanıklık ederek, en işlek caddelerin birinde; İstiklal ’in tozlu tarihi içinde de geçen bir ömür. Metin Bey, her ne kadar “Çok ömrü kalmadı böyle yerlerin…” dese de, İtalya’daki delikanlıların ayaklarında gördüğüm o deri, süet ayakkabılara benzer, şık ve nostaljik tasarımlar arasında, içimde bir sürü “keşke” ile bu dükkanın uzun yıllar hayatını sürdürmesini istiyorum. Sadece ürünlerin kaliteli ve kişiye özel olmasından ötürü değil, böyle bir markanın, bu noktada hayatını sürdürürken belki de hiç farkında olmadan hem kentin, hem Beyoğlu’nun kimliğine kazandırdığı o ruha da inandığım için.

04- Aya triada.jpg

Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi’ni ilk kez gördüğüm o günü hatırlıyorum. Beyoğlu’nun saklı avlularından birini keşfetmeye çıkan ve kilisenin içinde gizli hazineler bulmaya çalışan küçük bir çocuk kadar heyecanlanmıştım. Yemyeşil bahçesi içinden geçilerek varılan, dantel gibi bir kiliseydi karşımda duran. Yıllar sonra yeniden geldiğim kilisenin bahçesinde dolanıyor, Özlü’nün kitaplarında karşılaştığım “kiliseye nazır lokanta” diye sözü edilen burası olmalı diye geçiriyorum içimden. O lokanta şimdilerde artık Hacı Baba değil, Antakya Lokantası olsa da, gördüğü manzaraya hayran kalarak bu mekana da başka bir gün geleceğim diye söz veriyorum kendime.

İstanbul’un en büyük Rum Ortodoks Kilisesi Aya Triada, 1880 yılında açılmış. Klasik Bizans bazilikası tarzında yapılan kubbeli, camekan cepheli kilisenin o dönemki saray mimarı Vasilakis Ionnidis. Eğer, çan kulelerinin olduğu giriş bölümünde, solda yazan kitabeye bakarsanız; 14 Eylül 1880 tarihini görüyorsunuz. İçine girdiğimde beni çok etkileyen ayrıntı ise “narteks” bölümünde yer alan, gümüş çerçeve içindeki kuş şeklindeki ikona. Bu ikonada kutsal ruh, Tanrı baba ve oğul İsa kuş şeklinde tasvir ediliyor. Kilisenin ismi de bu kutsal üçlüden geliyor.

05- Aya Triada-s
Not: Özellikle Paskalya (Hz.İsa’nın dirilişi) zamanı geldiğinizde (22 Mart – 25 Nisan arası), bazı kiliselerde gerçekleştirilen; uğur getireceğine inanılan defne yaprakları dağıtılıyor burada. Ayrıca her Pazar, kilise ayinlerine katılmak mümkün.

06- Meşelik-s

Kiliseden Meşelik Sokak’a geri çıkıyorum. Bu sokağın ev sahipliği yaptığı Zapyon Rum Kız Lisesi (1875) ve Esayan Ermeni Lisesi’ni (1895) sanki ilk kez görmüş gibi inceliyorum. Yıllar sadece bu iki heybetli binaya siyahını katmış, renklerinden alıp götürmüş. Onun dışında kalan her şey hala yeni gibi duruyor. Biraz ötede en sevdiğim binalardan 120 yıllık Hrisovergi Apartmanı. Eğer olur da kapısını açık yakalarsam şöyle bir içine girip, o havayı soluduğum tarihi apartmanlardan. Şimdilerde içinde bürolar bulunuyor.

Not: Zapyon Kız Lisesi’nde bir dönem Emre Kongar’ın annesi Mesude Hanım felsefe dersleri vermiş. Ayrıca, Bakırköy’de yaşayan Rumların yaşantılarının anlatıldığı “Bakırköy Anıları” kitabı yazarı Yaitanu Yianniu da bu okulda eğitim görmüş.

08- Yılmaz İpekçilik-s

Meşelik Sokak’tan çıkıp, sağdaki sokağa saptığımda, bir diğer dükkanın önüne geliyorum. Yılmaz İpekçilik (Büyük Aşıklar İpekçilik) 1957’den beri ipek dokuma yapan ve elde ettiği kumaşları her sezon farklı süslemelerle mini vitrininde sergileyen bir marka. Yumuşacık kumaşlardan yapılan havlu, peştamal gibi ürünleriyle Beyoğlu’nun ziyarete değen uzun soluklu dükkanlarından biri.

11- Cengiz Özek-s

İpekçi dükkanından sonra ilk sağa dönüp, yolu takip ederek İstiklal Caddesi’nin karşı tarafına geçip, birkaç dakikalık bir yürüyüşle hayaller aleminin yolunu tutuyorum bu defa. Farklı yemek kokularının birbirine karıştığı sokaklar, eğri büğrü dar kaldırımlar, yaş almış dükkanlar ve tanıdık yüzleri, salaş barlar ve tarihi binaları ardımda bırakıp, önce Çapan Levazım dükkanı ile karşılaşıyorum. Yıllardır bu noktada duran levazımcının karşısında Vosgeperan Ermeni Katolik Kilisesi yer alıyor. Biraz ileride kukla sanatçısı Cengiz Özek’in, az önce hayaller alemi diye söz ettiğim, kuklalarını yaptığı tarihi bina içerisindeki atölyesi ve yakında kafeye dönüştürmeyi planladığı renkli alan karşılıyor beni. Duvarlara asılı, her biri farklı ülkelerden getirdiği kuklalar, balık havuzu, antika eşyalar ve alt katta yer alan sarnıç… Beyoğlu’nun unutulmuş sayfaları içinde, yepyeni ve tarihi de kucaklamayı ihmal etmeyen, ilham veren bir ruh sarıyor etrafımı.

09- Cengiz Özek-s

Çocukluğunda Karagöz yapımına merak salan, sonraki yıllarda hayali olarak da sahne almaya başlayan, gölge oyununa emek veren Cengiz Bey’in rengarenk dünyası içinde hayallere dalıyorum hemen. Onun cümlelerinde can bulan hikayelerde neler yok ki… 20’li yaşlarında Mualla Eyüboğlu ve Robert Anhegger’in, Karagöz oynatmak için gittiği Doğan Apartmanı’ndaki evleri, çocukluğunda kertenkeleler için yaptığı mini evler, bir cesaret kalkıp müdür odasının kapısını çaldığı Topkapı Sarayı… Cengiz Bey’in hayatı da, en az sergilediği gölge oyunları kadar renkli ve ufkunuzu açacak türden.

12- Köfteci Hüseyin-s

Maksim’den Taksim’e rotasının son durağında, iyice acıkmış olduğumdan yıllar evvel (sanırım üniversitenin başlarındaydım), annemle yaptığım bir Beyoğlu gezisi esnasında karşılaştığım Köfteci Hüseyin’e uğruyorum. Bu köftecinin mazisi şöyle; Hüseyin Taşsöken, 1958’de İstiklal Caddesi’nde seyyar tezgahıyla gezinip, bir yandan da kendi yaptığı ev köftelerini Kurabiye Sokak’ın esnaflarına satıyor. Sonrasında bu dükkanın yerine gelerek, yine aynı yöntemle; kömür ızgarada pişirerek köftelerini yapıyor. Babası vefat ettikten sonra işin başına geçen Cumhur Bey de en az Hüseyin Bey kadar titizlikle, köfteci dükkanının hayata devam etmesini sağlıyor.

Bu restoran, bu kadar zamandır Beyoğlu esnafının, ofis çalışanlarının gözdesi. Mis gibi kokularının sokaklara kadar taştığı içi sulu, dışı çıtır ızgara köftesiyle, Beyoğlu çevresinde hızlı bir atıştırmalık istediğimde aklıma ilk gelen yerlerden. Her gün, sabah 11:30’da başlayıp, köftesi bitene kadar servis yapıyor (genelde 15:00 civarı bitmiş oluyor). Bu yüzden erken gelmekte fayda var.

Sadece Taksim’in ve İstiklal Caddesi’nin giriş bölümünü, yani Maksim’e yakın yerleri kapsayarak oluşturduğum bu rotayla semtin en sevdiğim dokularını yeniden andım, hatırladım. İçinde bazen yine Beyoğlu’nun ve bazen diğer semtlerin yer alacağı, daima güzele, yıllardır var olan ve kimliğini koruyan yerlere övgünün olacağı gelecek rotalarda görüşmek üzere!


ROTA ADRESLERİ
Kunduracı Mahmut: İstiklal Cad. No: 35 // Tel: (0212) 244 41 04
(Güncelleme 2020 – Kunduracı Mahmut ne yazık ki kapandı. Yerini bir gsm dükkanı aldı.)
Aya Triada Kilisesi: Katip Çelebi Mahallesi
Meşelik Sokak – Zapyon Rum Kız Lisesi (No: 17) , Hrisovergi Apartmanı (No: 26)
Yılmaz İpekçilik: Katip Mustafa Çelebi Mah., Billurcu Sok. No:19/A Beyoğlu
Cengiz Özek Atölyesi: Şehit Muhtar Mah., Taksim Akarcası Sok. No:4 Beyoğlu
Not: Yakında bir bölümü kafeye çevrilmesi beklenen bu atölye-müze, her zaman açık olmayabilir. Aklınızda bulunsun.
Köfteci Hüseyin Adres: Şehit Muhtar Mah., Kurabiye Sok. 9/A, Beyoğlu // Öğleden sonra 14:00 gibi köfteler bitebiliyor. (Pazar kapalı)


14- map

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s