Sahil Sakinleriyle “Salonda” Bir Gün

IMG-0540-small.jpg

Sahiller, insanları en iyi şekilde gözlemleyebildiğim; onların “ev hallerine” en yakın mesafelerden tanıklık edebildiğim yerler. Sahilde, çoğu kişiyi izlerken evlerinin salonlarında nasıl olduklarını da hayal edebiliyorum. 60’larını geçmiş, beyaz saçları, kocaman göbeği ve denizci şapkasıyla sahilin en sempatik yüzlerinden Mehmet Amca, her gün cam bir kapta peynir, domates ve biber getiriyor. Yanına kocaman termosta çay. Bazen de peynire eşlik edecek; incecik dilimlenmiş, aralarından Şam fıstığı parçaları ve karabiber topları gözüken Macar salamı. Çay bardakları ve peçetesi masası üzerinde hazır. Sahilden geçen bir satıcıdan aldığı simit eşliğinde sabahın ilk saatlerini, denize bakarak ve yan tarafa havlularını seren komşularıyla sohbet ederek geçiriyor. Onu izlerken, mutfağını, dantelli mutfak perdesini, temizlenmesi kolay muşamba örtüsünü, üzerine ne oldukları yamuk yumuk yazılmış baharat kutularını hayal edebiliyorum. Mutfakta yaptığı şeylerin benzerini, bu defa taşınabilir, küçücük bir plastik masanın üzerinde yapıyor. Bir eline çay termosunu alıp, diğer eliyle tuttuğu renkli bardağa çayını yavaşça koyuyor. Simit, Ezine peyniri ve çayın kokusu sabahları burnuma gelen ilk iştah açıcı kokular oluyor.

Sabahın -sahilin kalabalık olmadan önceki ve güneşin teni kavurmadığı- ilk saatlerinde gelip, şemsiyelerini taşlara saplayıp, hasırlarını sererek ilerleyen saatlerdeki yerlerini garantileyen bir sürü emekli, Mehmet Amca’ya selam veriyor. Dışarıdan gelen yabancılara burun kıvırarak bakıyor Mehmet Amca; sahilin bu kısmı ona ve tanıdığı, bildiği komşularına ait olmalı. Komşuların deseni soluk Tweety’li, denizci çapalı, çizgili, Barbie’li, puantiyeli havlularına ve güneşten rengi değişmiş Efes Pilsen’li, kırmızı beyaz çizgili, Algida’lı, çiçekli şemsiyelerine bakıp, yazları sahilde geçen zamanın geçmişe dair bütün güzel çocukluk anılarımı da tozlu kutulardan çıkarıp getirdiğini düşünüyorum. Sahil, birikmiş ne kadar çok düşüncem varsa hepsinin havalandığı ve özgürlüğüne kavuştuğu yer oluyor. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapadığımda burnuma bu defa Mehmet Amcanın kahvaltısı değil, çocukluğumda giydiğim mavi renkli, beyaz fırfırlı mayomun ve güneşlenirken yüzümü güneşten korumak için örttüğüm hasır şapkamın kokusu geliyor.

Evleri hariç, hiçbir yerde insanları bir yere uzanıp, sere serpe yatarken göremezken, kumsalda odasındaki yatağa uzanırmışçasına ellerini kafasının altına alıp, uyumak üzere olan insanları görebiliyorum. Başından şapkasını eksik etmeyen yazlıkçılardan bir kısmı gözlerimin önünde yavaşlıyor; sanki yavaşça gözden yitip giden bir tekne gibi, uzaklara dalıyor gözleri ve sonra da kapanıyor. 15 dakika, yarım saat ya da bilemedin 1 saat yapılan sahil şekerlemesini izlemek de en az bu eylemi gerçekleştirmek kadar ruhu yumuşatıyor.

Müzik dinleyen, yemek yiyen, çay içen, dedikodu yapan, aşkını anlatan, arkadaşıyla telefonda konuşan, öpüşen ve bazen el ele uyuyan, mayosunu bir havlu içinde ‘gizlice’ değiştiren, bikinisinin askılarını iz yapmasın diye indiren, kavga eden, sahil duşlarında yıkanan, kitap veya dergi okuyan, çocuğunu emziren, uyutan, saçlarını tarayan, uyuyup uyanan yüzlerce insan. Dip dibe, yan yana… Aradaki mesafelerin, komşuculuk sınırlarının birkaç çakıl taşıyla sağlandığı yüzlerce ‘salon’ ve bu salonda belki de en derin ortak noktaları “deniz sevgisi” olan yüzlerce komşu. Birbirini tanıyan ya da birbirine tamamen yabancı olan.

Bir kadın mayosunu hafifçe indirip 2 yaşındaki kızını emziriyor. Sonrasında mayosunun ön kısmı sütten hafif nemlenip, mavi olan rengi laciverte dönüyor. Birkaç yaş büyük olan bir diğer çocuğuna, tek eliyle çantasından çıkarttığı 3 lirayı uzatıyor. “Hadi git bir mısır al kendine!”. Denizin dalgalarının yalayarak geçtiği, iri taşların tümsek oluşturduğu kıyı çizgisinden arabasını zar zor iteleyerek geçiren mısırcının yanına gidip bir süt mısır alıyor çocuk. Mısırcının ardından, deniz kenarında mısır arabasının oluşturduğu izlerden ve insan havlularından arda kalan boş yerlerden pamuk şekerci, kâğıt helvacı, midyeci, simitçi, poğaçacı, kurabiyeci ve plastik plaj çantaları satan satıcılar geçiyor. “Var şahane midye dolma” sesleri, “kaynamış sıcak süt mısır” “fırın simidi bunlar çıtır çıtır” ve “mis gibi ev kurabiyeleri geldi” ile karışıyor. Sahilin karmaşık senfonisi yankılanıyor kulaklarımda: Mısırcının midyeciyle, deniz dalgalarının yaygaracı birkaç çocuk çığlığıyla, evhamlı annelerin “açılma o kadar uzağa”, “bak, kardeşle de paylaş oyuncaklarını” veya “üşümüşsün, mosmor dudakların” sözlerinin, kıyıda taze balık satmaya gelen -ve deniz kokusunu bir anlık mazot kokusuna bürüdüğü- balıkçı teknelerinin motor sesleriyle raks ettiği anlar… Gözlerimi kapadığımda artık kulağımda çalmakta olan Yunan ezgileri yerini sahil gürültülerinin kaotik notalarına bırakıyor.

Karmaşanın seyreldiği zamanlarda denizi izliyorum. Birkaç şemsiyenin arasından görebildiğim denizi. Teyzemin, ben çocukken sıkça yaptığı su muhallebisini andırıyor. Üzerine bir adet de ceviz koyardı. Önce ayağa kalkıp etrafıma bakıyorum, azalan insan kalabalığına ve zeytin ağaçlarının gölgelerinde keyif yapan yabancılara. Sonra, sonsuzluğa uzandığını hayal ettiğim ama aslında Ayvalık’ta son bulan deniz çizgisine doğru yüzmeye başlıyorum. Su muhallebisi kıvamındaki yumuşacık yüzeyine ellerimi, sonra gövdemi daldırıyorum. Çizgiye sırtımı dönüp, geri geri yüzerek hızla suya ayaklarımı çarpıyorum. Birkaç çırpıştan sonra, sanki yüzlerce şişe havada kırılıp, suyun kristal parçaları üzerime doğru yağıyor. Serinliyorum. Çocuğunu emziren anne, öğlen atıştırmasına geçen Mehmet Amca ve komşuları kıyıda git gide yitip gidiyor gözden. Denizi ve sahil kenarını resmetmiş ressamın, çok da hüzünlü olmasın resim diye; deniz kenarına sanki incecik suluboya fırçasıyla serpiştirdiği, detayları gözükmeyen yüzlerce insanın ve çizgileri belli belirsiz şemsiyelerin görüntülerine bakıyorum. Suyun kristal parçalarıyla coşkulanıp, mavinin içinden geçiyor ve “uzaktaki” Ayvalık çizgisine doğru kulaç atıyorum.

Sahil iyice uzaklaştığında gözümde, İstanbul’u düşünüyorum. İstanbul’da mavi, seyirlik. Salonda duran vazolar, değerli biblolar gibi. Kırılmasından, yok olmasından korktuğum. O yüzden hiç dokunamıyorum İstanbul mavisine. Düşünmesi ya da seyretmesi yetiyor. İstanbul, uzaktan seyredip mutlu olmayı, özgürlüğü düşlemeyi, hiç kavuşamasak bile maviye uzaktan dokunabilmeyi öğretiyor insanlara.

Güneşin etrafına yaydığı sarı mutluluğu iyice yitirdiği saatlerde yattığım yerden kuşlara bakıyorum. Ağaçtan kopup havada rüzgarla asılı kalmış yapraklar gibi oradan oraya savruluyorlar. Her an dökülecek gibiler gökyüzünden.

Sahilde tek tük insan kalıyor. Mehmet Amca, şemsiyesini kapatıp bir süre de sakince; kimselerle konuşmadan oturuyor. Yabancıların gidişine seviniyor, komşuların gidişine sanki hüzünleniyor gibi bakıyor.  “Akşama okeyde görüşürüz.” diyor. Diğer şemsiyeler de birer birer kapandığında, sahilde neredeyse hiç tanıdık bir yüz kalmıyor. Mehmet Amca’nın keyfi de bu saatlerde biraz kaçıyor.

Güneş Kaz Dağları ardına saklandığında, bu defa dolunay yavaşça yüzünü gösteriyor. Utangaç, silik, belli belirsiz. Akşam geldiğinde ise simlerini dökmek istercesine ışıldayacak biliyorum. Denizin üzerini birkaç saat sonra tamamen simle örtecek. Deniz yüzeyi, gözlerimin önünde sedefle kaplanmış gibi; mavi, yeşil, pembeye bürünüyor. Dalgalar dolunayla aşk ediyor. Balıkçı teknesi sarhoş bir adam gibi bir sağa bir sola yalpalayarak limana doğru geri dönüyor. Bugün kaç kilo balık sattı bilmesem de fıçı birasını yudumlayan balıkçının keyfi yerinde gibi gözüküyor.  Henüz kendini tam olarak gösterememiş dolunayın altından geçip uzaklaşıyor. Motor sesi, dalga sesi, sessizliğin sesi gündüzün gürültülerini silip kocaman, yepyeni bir sayfa açıyor denizle aramda.

Ağustos 2018, Altınoluk.

IMG-9509-small

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s