Bodrum – Nerede Kalmıştık?

01.jpg
Bodrum’da o yokuşu aşıp, düzlüğe vardığım anda tepelere dağınık sıralanmış beyaz evlere, ağaçların yer yer kazınıp betonlara büründüğü kıyılara, çitlerinden mor begonviller sarkan balkonlara ve Arşipel’in koyu mavisine bakarken çocukluğumun Bodrum’u geliyor aklıma. Kalabalık çarşının dükkanlarında sürekli tablolarda veya tuzluk, buzdolabı magnet’i gibi süs eşyalarında karşıma çıkan beyaz Bodrum evlerini hatırlıyorum. O beyaz taş evleri, mor, pembe, solmuş pembe tonlarında begonviller bürümüştü aklımda kalan; çocukluğumun son Bodrum anılarında. Kapılarına vurup kaçtığım, zillerine erişemediğim, pencerelerinden içeriye bakmaya ise cesaret edemediğim küçük beyaz evler. Şimdiyse o beyazlıkta ve yalnızca mor begonvillerin sarıp sarmalayacağı yalınlıkta evler göremiyorum. Yine de kıyıda köşede kalmış güzelliklere, bu kez büyümüş, bir de Cevat Şakir’i okumuş bir insan olarak odaklanmaya çalışıyorum. O’nun sözünü ettiği; tepelere serpiştirilmiş “beyaz martıları” andıran evlerin, tek celsede hayatlarını bırakıp denizi seçen cesur balıkçıların, mis kokulu dolgun mandalina bahçelerinin, yurt dışından tohumlar getirterek ektiği türlü bitkilerin ve bir kapısından girip diğer kapısından denize vardığı evinin hayaliyle bakıyorum Bodrum’a.

02

03

Sanki eski fotoğraflardaki -Cevat Şakir’in Bodrum’da çekilmiş kareleri- gibi her şeyin siyah-beyaz yaşandığı ve mavi-beyaz evlerle, onları süsleyen mor, pembe, fuşyaların haricinde her şeyin monokrom olduğu yıllar o yıllar. Soluklukta mutlu olmayı bilen insanların evi Bodrum.

Şimdi, çocukluğumun saf sevgisini, bir sürü yaşanmışlıktan geçen bu yarımadaya sunmak için, en sevdiğim yazarın adımlarını takip ederek yeniden bulup çıkarıyorum. En güzel anılarla aklımda kalacak olan bu düşü, yeniden görmeye hazırım.

05

06

Kıyıda
Serseri bir fırtına sonrası telaşsız bir havayla ve gökyüzünde çizgi çizgi olmuş renk geçişleriyle karşılıyor bizi Bodrum. Genelde mezar ve mezarlıkları sevmiyor olsam da (Patti Smith nasıl bu kadar çok mezarlık gezip, fotoğraf çekebiliyor diye düşünürüm), ilk olarak Cevat Şakir’in mezarı başına geliyorum. Biraz tepede, Bodrum’u tam olarak göremese de Bodrum’un yaşam kıyısında gibi bir yükseklikte duruyor. Bahçe kapısından girdiğimde, Bodrum evlerinin taşlarını andıran, sanki o evlerden sökülüp yapılmış taşlı mezarının güneşten parladığını görüyorum. Üzerinde ismi ve Merhaba’sı var. Cevat Şakir, burada Merhaba ile Hoşçakal arasında bir yerde dünü ellerinin arasına almış, anlatıyor. Karşısına geçip biraz duruyor, dinliyorum.

Merkezde, kalabalığı yarıp, hızlı adımlarla maviyi arıyorum. Yolcu teknelerinden denizi zar zor görebildiğim kıyıyı ardımda bırakıp, balıkçı teknelerini bulduğumda, çevrede kasketi başında, aynı Cevat Şakir’in dediği gibi; “pişmiş sütü andıran, ciltleri buruşmuş” adamların, kahvehanelerde kart veya okey oynadığını görüp derin bir nefes alıyorum. Benim kalbimde büyüttüğüm Bodrum bu. Balık ve kahve kokan, yaşlı, yorgun, mavi, beyaz, gri, duru. Biraz Halikarnas Balıkçısı mezarı gibi.

07

08

09

Arabanın pencerelerini aralayıp, çam kokuları arasında Gümüşlük’e varıyoruz. Küçük meydanda etrafında olan bitene kayıtsız kalan amcaların şen sohbetlerinin okey taşı seslerine karıştığı, deniz kenarının onlarca mekan tarafından işgal edildiği, yine de bir nebze yeşil kalabilmiş yerlerden biri burası. Üniversite yıllarımda Beyoğlu’nda sıkça önünden geçtiğim, Yeni Çarşı Caddesi’ndeki Tezgah Kitabevi’nin bir diğer şubesine rastlıyorum burada. İçeri girmemle beraber, raflarda duran “Sadri Sema’dan – Eski İstanbul’dan Hatıralar” kitabı ilişiyor gözüme. Gençliğimin Beyoğlu’su çocukluğumun mavi-beyaz düşler ülkesinde beni yeniden buluyor.

10

Bir öğleden sonra, Bodrum mandalina gazozunu şişesinden yudumlayarak Gündoğan’ın daracık kıyı şeridinde yürüyorum. Deniz kenarında tarihi ahşap iki ev var. 1902’den beri türlü restorasyonlardan geçerek burada nefes almaya devam eden iki ev. Dolunayda, bu evlerin balkonunda lal’e kadeh kaldırılan geceleri, ertesi gün unutulacak olan -anlık- hayalleri, parıldayan yakamozu ve şaraba boyanmış dudakları düşlüyorum. Sabahın ilk saatlerinde ise kayalıklara vuran dalgaların, kuşların, balıkçı teknelerinin motor sesleri, güneşin denizle ilk sohbeti geliyor kulaklarıma. Gündoğan kıyısındaki bu iki tarihi ev ve hemen yakınlarındaki cami, bana yeni Bodrum’un umarsızlığını unutturup, nostaljinin kucağında Bodrum masalları anlatıyor yeniden.

Akyarlar’ın kıyısına geliyorum bu defa. Burada bir görünüp, bir kaybolan güneşe, arada yüzünü gösteren rüzgara inat “biz hala buradayız” dercesine denize giriyor insanlar. Güneş kremleri, dondurma, midye ve yosun kokusu… Yaşlı bir teyze, bir elinde kahvesi, saten sabahlıkları içinde sahildeki insanlara bakarak, taş evinin denize açılan kapısı önünde sigarasını tüttürüyor.

Akşam olmadan, hızlı adımlarla o koca okaliptüs ağacının yanına yürüyorum. Bu ağacın karşısında, Bodrum Deniz Müzesi yer alıyor. Dün sabah gördüğüm Cevat Şakir’in mezarının olduğu müze evinden daha çok eşyası var içeride; yazı eskizleri, anıları, fotoğrafları ve hatta son yolculuğuna uğurlandığı ‘Halikarnaslım’ isimli gemisinin de bir maketi var. Deniz sarhoşu oluyorum müzeyi gezerken. Bir de üstüne, Orhan Veli’nin Yaprak isimli teknesiyle; yıllar sonra yenilenip, boyanmış yüzen hayal eviyle karşılaşıyorum. Müzeden çıktığımda, Cevat Şakir’in seneler önce diktiği okaliptüs ağacına dokunup, yeşil beyaz benekli gövdesinin görüntüsünü aklıma kazıyorum. O gövdenin üzerinde tarihi, bir de Cevat Şakir’in diktirdiğini anlatan bir belge yer alıyor. Deniz Müzesi’nde gördüklerim, benim Bodrumum’u anımsamama yardımcı oluyor. Sivri deniz minareleri, canavar yüzlerini andıran süngerleri, içinde isimleri Hasan, Şevket ya da Nino olan kaptanların gemileri, yelkenlilerle çevrili deniziyle, mavi hayallerin içinde büyüyen ve teknelerinin boyası sadece güneşten solan Bodrumum.

19.jpg

22

Gemide
Kumbahçe taraflarına doğru gidiyorum. Sabahın erken saatleri. Eğer yaşasaydı, Zeki Müren tepedeki evinin bahçesine çıkıp şöyle bir bakardı belki durgun denize. Bahçesindeki beyaz sandalyelerin birine oturur kahvesini içerdi. Saçlarını bir eliyle düzelterek, yoldan gelip geçen biri var mı diye emin olduktan sonra yaklaşırdı çitlere.

Tekneye adım attığımda ilk olarak sarı bir elbise içinde, 50’lerini geçmiş bir kadın dikkatimi çekiyor. Teknenin en ön kısmına kuruluyor; havlusu, kitabı, defter ve kalemi hazır. Hareket vakti geldiğinde, güneş gözlüklerini geçirip gözüne, bir denize bakıyor bir de dönüp bir şeyler yazmakta olduğu defterine. Hoşuma gidiyor kadının gizemli, yalnız hali. Gözüm sürekli en ufak bir hareketine kayıyor.

Denizin renkleri değişiyor farklı koylar yakınından geçerken; bir lacivert -benim alışık olduğum Bodrum mavisi- bir turkuaz oluyor. Dalgalanıp, bazı yerlerde duruluyor. Köpük köpük ya da kaymak kaymak geçiyor dalgalar birbirinin üzerinden. Orak Adası’na vardığımızda, birkaç Alman turist bira bardaklarını tokuşturuyor. Burada suyun rengi turkuazın en canlı tonu. Diğer tüm renkleri bastırabilecek güçte. Gök mavisini, kum bejini, tekne beyazını, güneş sarısını, kayaların kırık beyazını silip geçiyor. Geriye bir tek Orak’ın büyüleyici tonu kalıyor. Daldığımda gördüğüm balıklar sarhoş gibi bir oraya bir buraya kaçışırken, tuzu burnumdan içeri çekiyorum. Bütün vücudum, bütün ruhum tuzla dolsun istiyorum.

Sarı elbiseli kadın güverteye çıkıp sigarasını yakıyor. Sigarası bitince önce teknenin camındaki yansımasına bakarak kırmızı rujunu tazeliyor. Sonra yeniden oturup köşesine, elindeki kitaba ve deftere gömülüyor.

Saçlarımız artık tuzlu. Çocukluğumun tadı bu. Islak saçlarımı ucundan emerek, bornozuma sarılmış, dudaklarım mosmorken, hızlı adımlarla Kumbahçe Mahallesi Rasathane Sokak’taki pansiyonumuza doğru yürüyorum. Boyum sadece evlerin en alt katlarını görmeye yettiği yıllar, 90’lar. O pansiyonda yıllarca bir odada, tek başına kalmış ve Bodrum’u yavaş yavaş severken, geçmişinde ne varsa bir bir unutmaya başlamış birini andırıyor bu sarı elbiseli kadın bana. İç kısma geçip, kaptanlarla sohbet ediyor; kırık Türkçesiyle “Ne iyi oldu boşanıp geldiğim. Huzurlu bir yer burası. İngiltere’nin soğuğundan sonra.” diyor. Onu dinlerken, bütün bir hayatını da hayallerimde gözlerimin önünden geçiriyorum. Sonra ekliyor; “Yarın yine katılacağım bu tura, ruhum dinleniyor teknedeyken.”

Benim de ruhum dinleniyor. Yüzüp yorulduktan sonra kitap okumaktan vazgeçip bu kadının anlattıklarını dinliyorum. Bodrum’da sıfırdan kurmuş olduğu hayatını yakından hissediyorum. Kollarımı korkuluğa dayayıp, dalgaları yarıp geçerken özgürleşiyorum. O kadın gibi buralı, huzura ermiş, yeni bir sayfa açmış, pişmanlıklarından arınmış, “iyi ki”lerimi kucaklayan biri gibi hissediyorum. Teknenin yavaşladığı bir esnada, kanatları altına sanki tüm Bodrum’u sığdırmış gizemli bir martı denizi yalayıp aniden göğe yükseliyor. Kanatlarındaki tuzlu suları üzerimize doğru silkeliyor.

Sarı elbiseli kadın şimdi sessiz. Dudaklarındaki kırmızı rujun bir kısmı duruyor. İlk kez, çok kısa saniyeliğine de olsa göz göze geliyoruz.

26.jpg

Gecede
Masaların örtüsü hafif esintiden dalgalanıyor. Beyaz peynir, yerli kalamar, ahtapot, birkaç zeytinyağlı meze ve rakı. Bir de inceden inceye gelen Zeki Müren’in sesi. Ağaçların altında, Berk Balık’ın dışarıya kurulu masalarında anasondan mı, Zeki Müren’in sesinden mi yoksa düşler ülkemi yer yer yeniden bulduğum böyle köşelerin güzelliğinden mi bilmeden huzurla sarhoş oluyorum. Biraz gülme biraz ağlama hissi arasında gidip gelen, mide bulandırmadan sallandıran bir gemi gibi bir sarhoşluk bu. Öyle yumuşak, öyle güzel. Yan masaların birinde oturan gözlüklü adam; “Rahatlıkla güvenebilirsiniz buraya, bunlar yerli kalamar. Biz yıllardır yeriz.” diyor. Belki bir kış vakti gelirsek de, Mahmut Kaptan’ın sadece kış aylarında açtığı, salaş meyhanesine geliriz diye aklımdan geçiriyorum.

Çarşının kalabalığı arasından dümdüz yürüyüp, dondurmasını yiyen çayını içen insanların doldurduğu belediye çay bahçesinin yanından geçip, deniz kenarındaki bar; Moonlight’a vardığımda, 80’lerden beri burada olan bu mekanın ahşap barına, denize açılan ön kapısına ve nostaljik fontlu tabelasına bakarken; içimden bir şarkı geçiyor: “Halikarnas’ta geçen yaz rastladım sana…” Akrep Nalan’lı yıllar, ailecek o şarkıyı dinlediğimiz Bodrum’un barlar sokağı, eski Bodrum. Benim Bodrum’um. Öylesine bir özlem bürüyor içimi bu barda. Eskileri anarken, yeniden kavuştuğumuz yerlerin, müzelerin, mekanların güzel kaldıklarına seviniyorum. Güzel kalan az’lıklara rağmen, Bodrum’u kaldığım yerden sevebilmenin huzuru içindeyim.

— Yazıda geçen mekanlar:
Cevat Şakir Mezarı ve Müzesi: Cevat Şakir Mah., Sabırlık Sok. No:25
Tezgah Kitabevi: Gümüşlük Mahallesi
Bodrum Deniz Müzesi: Çarşı Mah., No.4/1, Nazım Hikmet Sok., Pazartesi kapalı
**1938’de Cevat Şakir tarafından dikilen okaliptüs ağacı müzenin hemen önünde.

Zeki Müren Evi: Kumbahçe Mah., Zeki Müren Cad. No:11
Berk Balık: Kumbahçe Mah., Cumhuriyet Cad. No:171
Mahmut Kaptan: Çarşı Mah. Cevat Şakir Cad. No:5
Moonlight: Cumhuriyet Cad.60/B

11

Akyarlar

12

13

14

Okaliptus – Cevat Şakir

15

21

Orak

20

18.jpg

23

24.jpg

25.jpg

Zeki Müren’in evi

30

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s