KÜBA // Hissettiğim ve Gördüğüm

01.jpg

13 yaşındayken ailem; “Sana artık bir genç odası takımı alalım.” dedi. Yeni mobilyalar gelir gelmez, odamın duvarları ve dolabımın kapaklarına poster bakmaya başladım. Çeşitli sanatçıların posterleri dışında, dolabın kapağına astığım bir poster daha vardı. Atlas Pasajı’ndan aldığım; kıpkırmızı bir poster. Üzerinde Ernesto Che Guevara’nın bütün bir fotoğrafın içinden kesilip, büyütülen ve sonra tüm dünyaya yayılan meşhur portresi, onun tarafından söylenmiş bir cümle ve altta imzası yer alıyordu. Senelerce dolap kapağında asılı duran o posteri, üzerindeki bereli adamı ve onun ait olduğunu sandığım ülkeyi çok sevdim. Daha sonra okuduğum mecralardan Ernesto’nun Kübalı değil de Arjantinli olduğunu öğrensem de, benim için o, her zaman Küba’ya aitti. Tabii, Küba da ona. Yıllar su gibi akıp geçerken birçok şey de değişti. Ülkeler, şehirler, sistemler, liderler, tutumlar, bakış açıları, evler, odalar, posterler, ben ve daha birçok şey… Bu değişimler sırasında, odada aynı kalan tek şey o poster oldu. Che’nin portresine baktıkça içimde bitmek bilmeyen bir özlem oluşuyordu. Hiç gitmediğim bir ülkeyi özleyebileceğimi ilk kez o zaman öğrendim. Henüz gitmediğim Küba’yı sevmeyi öğrenebileceğim gibi…
02.jpg

***
Seneler sonra bugün; Fidel’in ölümünden birkaç yıl sonra Küba’dayım. Nedenini bilmediğim bir şekilde Küba’yı ve şehirlerini gözümde canlandırırken, görüntülere hakim olan renk daima “açık mavi” olurdu. Sabaha karşı, lacivertten sıyrılan gökyüzünün kavuştuğu açık mavi.

Şimdi, görüyorum ki Havana şehrinde mavi kadar kırmızı, yeşil, pembe, sarı, turuncu, mor var. Eski, yıpranmış, yer yer solmuş, boyası kalkmış, yine de renklerine sımsıkı tutunmuş evlerin, sokakların şehri burası.

Öte yandan, burası duvar gibi bir şehir. Ardına geçene kadar gerçek yüzünü göstermeyen, engeli aştıktan sonra da acı sırlarını bir bir veren… Sanki başka arkadaşı yokmuş gibi bir kerede insanı bütün dertlerine ortak eden.

03

Sıvası dökülmüş, farklı renklerin birbirine karıştığı o duvarın ardına geçiyorum. Sokakların birinde “Yaşasın Fidel!” yazılı bir tabela, önünde Amerika bayraklı tişört giymiş bir adam duruyor. Adamı geçtiğimde, dar bir sokağa geliyorum. Dip dibe park edilmiş arabalardan geriye kalan küçücük bir alanda üç tane çocuk, çöpün kenarında yalınayak oyun oynuyor. Çöpten çıkardıkları tahta doğramaları beyzbol sopası gibi kullanarak mini bir topa vuruyorlar. Vurdukları topun da, aslında top değil misket limonu olduğunu fark ediyorum. Barlarda, birbiri ardına yapılan mojito’ların içine koydukları limon şimdi beyzbol topu olarak karşıma çıkıyor. Çocuklardan biri hızlıca vuruyor limona. Beyzbol maçı bu dar sokakta, üç çocuğun bağırışları eşliğinde, çekişmeli olarak devam ediyor.

***
Küba’ya gelmeden önce bir yazı okumuştum. Kübalılar hayatı yeterince acı bulduklarından, içtikleri  her şeye bolca şeker koyuyorlarmış. En azından içtikleri şeyler kadar sohbetleri de tatlanır düşüncesiyle.

Havana’da tanıştığım Ray bana, şekerli suyla yaşayan bir sürü Kübalı’nın, bu sayede uzun süre aç kalabildiğini anlatıyor. “Şeker ucuz ve tok tutuyor.” diye de ekliyor. Şaşkınlıkla beraber içimden bir sürü soru geçiyor ama tek kelime edemiyorum. Kübalılar da çoğu zaman benim gibi susuyor. İçlerinde anlatmak istedikleri farklı şeyler olsa da, genelde beyzbol maçları ve “dünya siyasetinden” konuşuyorlar. Küba siyasetinden bahsetmemek adına sessiz bir ant içmiş gibiler. Her şey bu yüzden olması istenildiği gibi değil; olması gerektiği gibi.
04

05

06

***
Dünya kupası, Kübalıları en az beyzbol maçları kadar heyecanlandırıyor. Sokaklardan geçerken, yarıya kadar açık bırakılmış kapıların ardında dikkatle televizyona bakanları görüyorum. Küçüklü büyüklü, LCD veya tüplü televizyonlarda dünya kupasını izliyorlar.

Evlerin girişinde yer alan demir parmaklıklar bana hapishaneleri andırıyor. Ev ahalisi de sanki birer mahkum gibi. Parmaklıklar ötesinde maç seyreden, vantilatör karşısında serinleyen, küçük bir masada toplanmış yemek yiyen, pirinç ayıklayan veya kafasını demirlere dayamış yoldan gelip geçeni seyreden… Kırmızılar içindeki yaşlı bir kadın pencere kenarında patates soyarken, yan dairede saçlarında bigudi olan ve makyajı akmış bir kadın ayak parmaklarına oje sürüyor. Bir diğer evde beyaz saçlı bir adam, küçük bir televizyonda maçı seyrederken bir eliyle de salonda koşuşturan küçük çocukları susturmaya çalışıyor. Havana’nın pencereleri kapı, kapıları pencere gibi. Sokaktan bir adım atsanız, evlerin içindesiniz. Sokaktan kafanızı hafifçe uzatsanız, ev sakinleriyle göz göze gelebilirsiniz. Küba’nın diğer şehirlerinde de benzer bi durum var. Sanki evler sokaklara değil, sokaklar bir bir evlere açılıyor.

***
Bir akşam canlı müziğin geç saatlere kadar devam ettiği bir bara geliyoruz. Burası -diğer birçok bar gibi- turistlerin rahatlıkla gelebileceği ama yerlilerin ortalama gelirleriyle girmekte zorlandığı mekanlardan biri. Bunu daha sonraki akşamlar iyice anlıyorum. Yine de, içeride turist gruplarının arasında birkaç Kübalı da görüyorum.

Yoldan geçen yerlilerin kafalarını mekanın kapısından şöyle bir uzatıp, içeride çalan Küba ritimlerine eşlik ederek girişte dans ettiği bu barda dünya hızla dönüyor. Bu dünyanın içinde, canlı müzik tüm hızıyla devam ederken, konuklar Küba müziği ve mojito’nun etkisiyle bir bir sarhoş oluyor. Dışarıdan geçerken, kafalarını kapıdan uzatıp ritim tutmaya başlayan yüzlerse sürekli değişiyor.

İçeri mini beyaz şortu ve göğüs dekolteli beyaz badisiyle uzun saçlı bir kız giriyor. Yan tarafımızda oturan orta yaşlı üç erkeğin masasına geçiyor. Kadınla tek tek tokalaşıp, tanışıyorlar. Ben o sırada, beyazlar içindeki kadının, küçücük bir çocuğu andıran bir yüze sahip olduğunu görüyorum. Kübalı kadın, masadaki üç erkekle sırasıyla dans ediyor. Arada kaçamak bakışlarıyla etrafını süzüyor. Ara ara mojito’sundan bir yudum çekiyor. Yanındaki şişman müşterisin omzuna kafasını dayıyor. Önce o şişman adamı, sonra masadaki diğer iki adamı mutlu etmeye çalışıyor. Bazen içten, bazen zoraki gülümsemeler eşliğinde.

Badisinden ayakkabısına kadar beyazlar içindeki bu kadının, en içten gülümsediği anın salsa’ya kalktığı ve partneri şişman adam tarafından belinden tutularak havaya kaldırıldığı an olduğunu fark ediyorum. Kahkahalarla gülüp, utangaç bir surat ifadesine bürünüyor. Sonra hemen elleriyle, fönle dümdüz hale getirilmiş saçlarını düzeltiyor. Tekrar yerine geçip, mojitosundan birkaç yudum daha alıyor. Bu defa bardaktaki mojito hızla azalıyor.

Tanıştığım birçok Kübalının üniverstede bölümünü okuyup, edindikleri esas mesleklerinden daha farklı işlerde çalışmak zorunda olduklarını öğreniyorum. Bu yüzden, beyazlı kadının da bambaşka bir mesleği olduğunu hayal ediyorum. Herkesin, daima ikinci bir hayatı, ikinci bir mesleği ve hatta ikinci bir şansı olmalı bu hayatta.

07

08

09

10

***
Bugüne kadar gezdiğim yerler arasında, saatlerce hiçbir şey yapmadan durabilen insanları bir Kamboçya’da bir de Küba’da gördüm. Bu insanların en büyük eylemi izlemek. Maçı, diziyi, yoldan geçenleri, tavanı, vantilatörü, uçan bir sineği… Evlerinin önüne çektikleri sandalyelerde öylece; sessiz, sabit ve bazen düşünceli oturuyorlar.  Aynı yerde saatlerce kımıldamadan durabiliyorlar. Tıpkı, senelerdir dünyaya kafa tutarak aynı çizgide durmaya çalışan Küba gibi.

***
“Az, çoktur.” derler. Küba’da gördüklerim karşısında, bu kadar azlık, çok olamaz diyorum. Diğer yandan insanlara baktığımda; karınları aç, sahip oldukları az, ruhları tok gözüküyor. Sanki ellerinde ne varsa verip, karşılığında müziği ödül olarak almışlar. Müzikle avunup, ne zaman çaresiz kalsalar müziğe sığınıyorlar.

***
5-6 yaşlarında üç kız, müziğin sesini sonuna kadar açıp, yan yana sıralandıkları evin salonunda salsa figürleri çalışıyor. Pencelerin sonunda kadar açık olduğu evin balkonunda perdeler hafif bir esintiyle dans ediyor. Tüm sokakta bu evden gelen müzik yankılanıyor.

Diğer evlerde, dünya kupasını canlı yayınlayan kanalların sesi açık. Ocakta siyah fasulye ve pilav, dolapta belki ananas, mango. Belki 5 adet yumurta.
“GOOOOOLLL!” diyor sunucu.

Hep bir ağızdan konuşma ve gülme sesleri geliyor evlerden. Dönen vantilatör ve tavanlardaki pervanelere baktığımda, sanki o an daha da hızlandıklarını görüyorum. Havanalıların maç heyecanı, küçücük salonlarından, taşları sökük sokaklara taşıyor.

***
Malecon’dan ara sokaklara doğru yürürken, incecik ayak bilekleriyle dik durup, parmak ucunda yürümeye çalışan küçük bir kız görüyorum. Beyaz tütsüsü içinde, babasının elinden tutmuş bir yere doğru gidiyor. Ara ara durup, ellerini açarak hareketlerini çalışıyor. Belli ki bale okulundan yeni çıkmış. Balerinler yurt dışına özgürce çıkabildikleri için bu meslek sıkça tercih ediliyor. Ama bu küçük kızın, bu bilgiden haberdar olduğunu sanmıyorum. Mutlu bir şekilde, hayaller ülkesinde beyaz bir kuğu gibi havalanıyor.  Kuğular zaten daima özgürdür.
13

14

***
Trinidad’ın salsa ve Küba Son müziğiyle coşan casa de la trova evlerinden birine geliyoruz. Girişinde hasır sandalyeler dizili mekanın beyaz duvarlarına bakınca siyah beyaz fotoğrafları fark ediyorum. Hepsinde gözlüklü beyaz tenli bir kadın var. Mekanın kapısı ve pencere doğramaları canlı bir maviye boyalı. Kapıdan girip, fotoğrafların asılı olduğu duvarın ötesine geçtiğimizde arka avluyla karşılaşıyoruz. Buraya masa, sandalyeler konulmuş. En köşede bar kısmı yer alıyor. Barın karşı köşesinde ise canlı müzik yapan grupların konumlandığı alan.

Bal, lime suyu, şeker ve rom ile yapılan kokteyl; canchanchara’dan içiyoruz. Bazı masalarda mojito içiliyor. Milli içki sayılan rom’un tadı damağımda yavaş yavaş dağılırken ve kanım daha hızlı akmaya başlarken, gözünde büyük güneş gözlükleri olan yaşları 50 civarında, ince bedenli, siyahi bir adam, yan masada oturan siyahlar içindeki balık etli kızı dansa kaldırıyor. Mekandaki tüm konukların gözleri bu çiftin üzerine çevriliyor. Attıkları her bir adımın zamanlaması ve aralarındaki uyuma bakarak, sanki iki kişi değil de dört bacaklı bir kişinin dans ettiğini zannediyorum. Bütün olmak böyle bir şey sanırım. Tutkuyla sadece vücudu hareket ettirmekten öte, tutkuyla tüm ruhu harekete geçirmek gibi. Denizlerin dalgaları arasında nasıl bir bütünlük ve uyum varsa öyle… Kıvrak kalçaların, terden nemlenmiş ve dakikalar sonra sırılsıklam olacak bedenlerin, müzikle beraber bir ileri, bir geri hareket edişini izlemek, dalgalı bir denizi izlemek kadar güzel geliyor. Hissederek dans etmiyor, dans ederek hissediyor gibiler. O ana ve dans eden -biraz önce tanışmış- iki yabancıya  hayran kalıyorum. O ince boyunlu, elleri kendiliğinden karşısındaki kadının ellerinde ve bedeninin çeşitli yerlerinde bütünlüğü bulan zarif adamı ve kıvrak beli, upuzun saçlarıyla adamın tüm yönlendirmesine kendini emanet eden esmer tenli kadını hiç unutmamak için gözlerimi kırpmadan seyrediyorum.

Birkaç saat sonra beyaz üniformalı yaşlı barmen, bir canchanchara bir de daiquiri getiriyor masamıza. Güneşi gösterip, sağa doğru kaymamızı; gölgeye geçmemizi tavsiye ediyor. Dediğini yapıyoruz. Müzik grubu ara verip, biraz önce salsa yapan kadının da oturduğu masaya geçiyor. Patates kroketler eşliğinde, büyük bir şişeden sırayla yıllanmış rom içmeye başlıyorlar. Bu esnada, avlunun kapısından kısa, beyaz saçlı bir kadın giriyor içeriye. Girişteki fotoğraflarda yer alan kadının yaşlanmış hali adeta. Meğer, bu kültür evini kuran kadınmış. Gitarist birazdan yanımıza gelip, hem hangi ülkeden geldiğimizi soruyor, hem de bu bilgiyi bizimle paylaşıyor. Yaşlı kadın eline gitarı alıp çalmaya başlıyor. Sonra yanık sesiyle İspanyolca kelimeler dökülüyor dudaklarından. Az önce müzik yapan grup üyeleri hayran hayran kadını izliyorlar. Biz de büyülenerek sözlerini bilmediğimiz şarkılara bırakıyoruz kendimizi. Kadının sesine, gitar tellerinden çıkan duygusal melodilere. Bir de yıllanmış romla yapılan kokteyllerimize.

15

17

18

***
Havana’nın sahil boyunca uzanan Malecon bölgesinde, gökyüzü yer yer turuncu, mor, sarı ve maviyle kaplanıyor. Gün batımında, kentin naif örtüsü, açık maviden sıyrılıp artık kızgın tonlara kavuşarak, gövde gösterisi yapmaya başlıyor. Güneş batmaya başlarken, Malecon, Havana sakinlerini bir bir denizin kenarına davet ediyor. Sonra, güneş bütün marifetlerini inceden  inceye sergileyip, insanların yüzüne turuncu filtrelerini geçiriyor. Sanki birazdan tüm Havanalılar, küllerini kumdan çıkarıp, son bir kez ruhlarını güneşle boyayıp, yeniden doğacaklar. Şehir de onlarla birlikte yeniden doğacak.

Rom şişelerini eline alıp gelen, kayalıkların üzerinde veya sahil kenarındaki duvarlara yaslanarak, önlerinden geçip giden gemileri, arkalarına döndüklerinde ise insanları izleyen kalabalıklar. Balık tutanlar, şeker satanlar. Teybin sesini sonuna kadar açıp, kafalarıyla tempo tutanlar. Sessiz kalanlar, öpüşüp koklaşanlar…

Birkaç kişilik gruplar halinde yan yana sıralanmış Kübalılar, kendilerini, güneşin hareketleriyle farklı renklere bürünen şehrin en güzel yerinde -Malecon’da- müziğe emanet ediyorlar. Ritim bazen hızlanıp, bazen yavaşlıyor. Romlar bir bir plastik bardaklara konuluyor. Bu kez güneş, onlara daha da hızlanmalarını fısıldıyor. Turuncu filtrelerinden yavaşça sıyrılan yüzler tebessümden, kahkahaya kavuşuyor. Arkadaş gruplarında, bir kişi öne atılıyor; geride kalanlar ise “hadi, hadi!” diyerek, el hareketleriyle cesaretlendiriyor dans etmesi beklenen kişiyi. Rom’un da verdiği bir rahatlama hissiyle, genç bir kız ışık süzmeleri altında, dans ederek tüm dünyaya kafa tutuyor. Gece çökünceye kadar, mutluluğun resmi Malecon’da çiziliyor.

***
Artık, odamda o poster asılı değil. Yıllar oldu çıkaralı. Yüzünü unutmak üzere olduğum Che, belki sıkça görürüm sandığım Küba’da da artık eskisi gibi görünür değil. Her yerde ulusal kahraman Jose Marti anıtları ve Fidel Castro fotoğrafları var. Che ise turistik noktalarda karşılaştığım tişört, magnet gibi ticari hediyeliklerin simgesel bir parçası haline gelmiş. Trinidad’da üzerinde Che’nin olduğu kağıt paraları turistlere “anı objesi” olarak 3 Dolar’a satıyorlar. Parayı parayla satın alabiliyor, Che’nin yüzünü eski bir kağıt parçası üzerinde görebiliyorsunuz.

İzlediğim belgeseller, okuduğum kitaplardan öte Kübalıların söylediği sözleri aklımın bir köşesinde tutuyorum artık. Biliyorum ki, hiçbir şey göründüğü gibi değil. Kübalıların, söylemek istedikleri ne varsa, kelimeler sansüre tutsak düşüyor. Yıllarca ne istedikleri sorulmadan, uygun görüldüğü şekilde yönetilip, kaderleri de bu şekilde çiziliyor. Gücü olan çıkıp gidiyor. Gücü biten, içine daha da kapanıp kalıyor. Ülkesini seven, daha çok seviyor. Ülkesini sevmeyene ise rastlamak pek mümkün değil.

“Gurur bizi tanımlar” diyor tanıştığım bir Kübalı. Gururdan olsa gerek, kimse çıkıp ajitasyon yapmıyor. Kimse var’la yok’u kıyaslamıyor. Herkes şükran duydukları şeylerden daha sık bahsediyor. Ebeveynler, çocuklarını “ya sporcu, ya müzisyen ya doktor olarak” yetiştirmeye çalışıyorlar. “Gelecekte daha “özgür” olabilsinler diye…” ekliyor konuştuğum bir Kübalı.

Yumurtayı, sütü adetle almaktan şikayet etmek yerine, bol üretilen rom’la çakırkeyif olmayı yeğliyorlar. Sürekli maç izleyip, üzerine tartışıyorlar. Parque Central bu tartışmaların yapıldığı noktalardan biri. Gazete, kitap okumanın yanında, dünya dizilerini yayınlayan kanalları izliyorlar. Belirli hotspot noktalarından, karaborsadan alınmış akıllı telefonları ile internete girip, dünyadan haberdar oluyorlar.

Fidel’i seviyor gibi görünüyor, Che ve Cienfuegos’u yürekten anıyorlar. İçince yürekten içip, coşunca da yürekten coşuyorlar. Birçok tanıştığım Kübalı, mesleğini bırakmak zorunda kalıp, karnını yalnızca turizmle doyurabileceğini düşünüyor. Bu yüzden vize alıp, Havana’ya yerleşiyor. Bu şehirde, turizm sektöründe iş bulmaya çalışıyor. Sosyalizm bir kenarda sabit dururken, turizm gittikçe büyüyor. Küba, bütün az’lıklara rağmen, rom, deniz, yaşam ve umutla nefes alıyor.

Haziran 2018 // Havana ve Trinidad.

16

19

20

21

22

23

24

25

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s