GÜN OLUR – GENÇ BİR BALIKÇININ HİKAYESİ

12

“Gün olur alır başımı giderim denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim yelkovan kuşlarının peşi sıra…”

Hayatım boyunca en sevdiğim şiirlerden biri olmuştur “Gün Olur”. Bana adaların kıyısındaki maviyi hatırlatır. Yelkovan kuşlarını, balık ağlarını… “Gün olur başıma kadar güneş, gün olur başıma kadar mavi” olmayı. Gün olur, “deli gibi” alıp başımı, denizlere yol almayı.

Gitmek ve uzaklaşmak eylemlerinin ne rahatlatıcı olduğunu hatırlatır bu sözler bana. Sadece asilerin, uyum sağlayamayanların, kuralsızların, başına buyrukların veya dışlanmışların hakkı olmamalıdır gitmek. Gitmek, dünyanın en uyumlu ve uysal insanlarının dahi hakkı olmalıdır. Gitmek ve uzaklaşmak dünyanın en yıkıcı eylemidir bir yandan da. Kuralları, alışkanlıkları, bağlılıkları ve sorumlulukları yıkar. Gereksiz kabalıklardan insanı sıyırıp, yalnızlaştırır.
00.jpg

01.jpg

02.jpg

04.jpg

***
Geçtiğimiz günlerde, bir gün batımı esnasında, limanın önünde Bora isimli bir balıkçıyla tanıştım. Büyük bir sabırla sarı ağın iplerini örüyordu. Gözlerini ayırmadan ipleri sıkı sıkı kavramış, mekikle daireler çizerek ağların yırtılmş kısımlarını onarıyordu. Döndü ve şöyle dedi: “Yarın sabah açılırım ağları toplamaya. Derdime derman olacaksan gel abla.” Bu cümle beni biraz düşündürse de, “Tamam.” diyerek ayrıldım.

***
Sabah 7:00 civarı, büyük bir heyecanla yataktan kalkıyorum. Bisikletime binip, günün yavaş yavaş kızmaya başlayacak olan asfaltlarında, taş döşeli yollarında sabırsızca limana ilerliyorum. Yolda her adımda duyduğum farklı çiçek kokuları eşliğinde -nergis, melisa, yasemin-, denize kavuşacak olmanın heyecanıyla daha da hızlanıyorum. Bir süre sonra süzülerek sanki doğrudan gökyüzüne karışıyor ruhum.

Limana vardığımda denizin renginin gökyüzünden ayrılmadığını görüyorum. Sakinlikleri de birebir aynı. Su muhallebisi kıvamında deniz; sanki parmaklarımı daldırsam yumuşacık içe göçecek gibi. Gökyüzü de en ufak dokunuşumla, yumuşacık pamuklarını dökmeye başlayacak ve sonra denize karışacak… Liman kenarına bırakılmış, geceden kalma dağınık meyhaneleri andıran balık ağları, sandalyeler ve iplerin bağlandığı taşlar var etrafta. Balıklar denizde ne kadar kalabalıksa, liman kenarına serilmiş ağlar da bir o kadar yalnız duruyor.

05

06

Birkaç saat sonra bütün seslerin birbiriyle yarışacağını, güneşin bedenimi tüm gücünü sergilercesine yakacağını bildiğimden, bu sessiz ve serin anların ruhumu okşamasına izin veriyorum. Bir banka oturup, uzaktan denizi, tekneleri ve havada süzülen birkaç martıyı izliyorum. İplerinin bir ucundan karaya bağlı, renkli balıkçı tekneleri durgun denizin üzerinde sabit bir şekilde duruyor. Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabındaki şu sözler geliyor aklıma: “Herkes uyur; güneş uyur, ay uyur, hatta akıntının azaldığı, rüzgarın durduğu günler deniz bile uyur.” Gerçekten de, bu sabah deniz dahil herkes uyuyor.

Tekneye yanaşıp sesleniyorum. Bora, yaz geceleri teknesinde uyumayı seviyormuş. Bunu bir gün önceden bana söylüyor; “Geldiğinizde teknede olurum zaten.” diyor. Seslendiğimde, teknenin içinden çıkıp tepede kurulu olan su deposundan akan suyla yüzünü yıkıyor. Tekneye atlayıp, bir köşeye tutunuyorum. Bora, bir çay içip kendine geldiğinde motoru çalıştırıyor. Teknenin sol tarafına iplerle tutturduğu küçük bir teypten, Karadeniz türküleri gelmeye başlıyor. Kendisi Karadenizli değil; adalı. Yıllar önce, -mübadele olmadan birkaç yıl önce- Midilli’den karşı tarafa geçmiş ailesi. Ailede herkes, beş kuşaktır balıkçılıkla iç içe bir hayat sürüyormuş.

Durgun denizin teknenin hareketiyle köpüren yüzeylerini, üzerindeki kaymağı sıyırıp, kaldırırmışçasına yarıp geçiyoruz. Motor sesi, türküler ve arada bir öten martılar… Git gide kıyı gözden yitiyor. Denizin rengi git gide laciverte dönüyor. Ağların atıldığı noktaya varıyoruz. İşte o an etrafımızın sadece denizle çevrelendiğini görüyorum. Cevat Şakir’in özgürlüğü tanımlarken neden sıkça denizden söz ettiğini ya da Sait Faik’in neden deniz insanlarına, balıkçılara ilgi duyduğunu anlıyorum. Deniz özgürlüktür. Özgürlük çağrıştıran her şey deniz sevdalılarını içine çeker. Hayal kurdurur, merak uyandırır. Çocukluğumdan beri beni büyüleyen limanları ve balıkçı teknelerini gözümün önüne getirerek, salonumuzdaki halıları kara, parkeleri deniz yapıp; bir koltuktan -yani bir tekneden- diğerine atladığım, denizin -yani salonun- ortasında kurduğum çocuksu hayallerimin de sebebini artık anlıyorum. Bu yaşımda bile rüyalarıma giren, eskimiş gömlekleri içinde heybetli gözüken, bir elinde bazen rakı şişesi, bazen rom şişesiyle, beyaz sakallı balıkçının nasırlı elini uzatarak beni nasıl çağırdığını, bu sebeple kaç kez koltuğun tepesinden atlayıp, parkelerin ortasına düştüğümü hatırlıyorum. Çocuk ruhumun arada Cevat Şakir’in uslanmaz deniz ruhlu kahramanına; Mahmut’a dönüşerek, içimden Aganta Burina Burinata! diye bağırdığını duyuyorum. Ağların atıldığı bu noktadan beni çepeçevre saran maviye baktığımda, ben de Mahmut gibi “açık denizleri, gürültülü limanları, cigara dumanlarıyla ve tambura, cura ve tabakların ince tıngırtısıyla, rakı kadehleriyle dolu koltuk meyhanelerini” görüyorum.

10

11

13

Ağa takılmış birkaç balık çıkıyor suyun yüzeyine. Tek başına kalmış barbun, yavru köpek balığı, karagöz. Sürüden ayrı oldukları için mi takılmış Bora’nın attığı ağlara? Ağların açılmış, yırtılmış yerlerine hayata tutunurcasına dolanmışlar. Tutunduklarının hayat değil ölüm olduğunu fark edemeden. “Bugün şanssız günümüzdeyiz.” diyor Bora. “Pek balık yok.”

Bir yandan ruhumun, denizin en diplerine kadar inmesine ve çocukluk hayallerimi yeniden yüzeye çıkarmasına izin veriyorum. Bir yandan da Bora’nın dün bırakıp gittiği ağları, tek tek makarayla çekerek, çıkarmasını izliyorum. “Mutlu musun hayatından?” diye sorduğumda, laf denize ve balıkçılığa geliyor. “Mutluyum çünkü buradayken özgürüm.” diyor. Denizin ortasındayken özgür olmasını, mutlulukla bağdaştıran genç bir balıkçı var karşımda. Henüz 25 yaşında. Bir yandan da, işin zorluklarından bahsediyor. Balıkçılığın sabır işi olduğundan, yunusların sürekli ağlarını parçaladığından, dünyanın dengesi bozulurken denizin de bütün çeşitliliğinin gün geçtikçe azaldığından söz ediyor.

“Bir abi vardı geçenlerde. Uzaktan beni gördü. Oh be, hayat size güzel dedi. Tutmuşum balıkları, geldim kıyıya yanaştım. Bir 35’lik açtım, müziği koyup balıkları kızarttım. O an benden mutlusu yok. İyi hayat bana güzel de, abi sana bir sorum var dedim. Kızın olsa bana verir misin?”

“Yok, ne yalan söyleyeyim vermem.” dedi. “İşte işin özeti bu. Uzaktan iyi, hoş hayatımız ama kızını bile vermez kimse…” diye ekliyor Bora. O sırada içimden düşünüyorum; balıkçıların sadece kendi başlarına kaldıklarında, mutlu ve özgür hissetmeleri de belki bundandır. Kimseye hesap verme gereksinimi duymadan ya da kimsenin gözünde tartılmadan, statüsüz kaldıkları tek yer denizin ortasıdır. Hesapsız, kimliksiz, dünsüz ve yarınsız.

14

15

Gün doğumu ve gün batımından açılıyor laf. “Öyle bir batar ki güneş şuradan, görmelisiniz!” diyor. Eliyle en uç noktayı göstererek. Midilli’ye kaç kez gidip geldiğinden, atlattığı birkaç fırtınadan, annesinin balıkçılığı pek desteklemediğinden de söz ediyor. Bazen gece 3-4’te yatıp, 1 saat uykuyla ağları toplamaya geldiğine, yorulsa da denizin ortasında olduğu sürece keyfi de yerinden olduğuna değiniyor. Bunları anlatırken gururlu ve kendinden emin.

“Peki kışın nasıl, balık çok mu?” diye soruyorum. “Olmaz mı… Bir keresinde öyle bol çıktı ki, balıkları topladığımız gibi amca, dayı kim varsa çağırıp, rakı eşliğinde bir güzel yedik. Bir kısmını da sattık.”

16

17

18

19

Kıyıya doğru geri yöneldiğimizde, radarındaki rakamlar değişiyor. Dümeni kendinden emin bir şekilde sağa çevirirken, gözlüğünü takıp uzaklara bakıyor Bora.  Birkaç martı, çıkarıp tekne zeminine serdiğimiz birkaç küçük balığın kokusuna geliyor ama umduklarını bulamıyor. Beyaz martıların bazıları uzaktan gökyüzünün güldükçe küçülen, çizgi haline gelmiş küçük gözleri gibi gülümsüyor. Kıyıya yanaştığımızda, teknelerin hala hiç sallanmadan; sanki denize betonla tutturulmuş gibi sabit olduklarını görüyorum. Birkaç ağ birbirine dolanmış. Renk cümbüşleri kocaman kütleler halinde liman girişini kapamış. Hareket başlıyor. Tekne motorları bir bir çalışıyor. Başında beresi, elinde sigarası beyaz saçlı bir adam teknesine atlayıp, manevra yaparak, sarı-mavi boyalı teknesini limandan çıkarıyor. O da, git gide gözden kayboluyor.

“Ha unutmadan, dertlerimiz demiştin… Hangi dertlerden bahsediyorsun?” diyorum. “Yunuslarla başımız dertte…” diyor. “Hep balıkları kovalıyor, ağları ısırıyorlar… Ömrümüz ağları onarmakla geçiyor.”

Deniz özgürlüktür, ama dışarıdan gözüktüğünden farklı olan; pek de kolay olmayan bir yaşam var denizin ortasında. Deniz, insanı kendisine çekip öyle kolay kolay bırakmıyor. Balıkçıların yüzlerine baktığımda anlıyorum ki; daha çok örülecek, onarılacak ağlar var bu mavi hayatta.

20

 21

 22

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s