“An”lık Gezi Notları

01.jpg

*Ruhumun bir tarafı daima ada, deniz, kıyı. Bir tarafı çıplak dağ, bitkisiz dağ, ağaçsız dağ. Bir de tepe ve uçurum. İçimden doğan güneşim Akdeniz’den yükseliyor ve Doğu’da batıp, yitiyor. Kıyıların yosun kokusu, üzerinde tek bir bitki bitmeyen dağlara vuruyor, hırçın nehirlere karışıyor.

Ege’de kokladığım deniz kokusu, Doğu’nun yakında taşacak olan barajlarında duyuluyor. Aralarındaki mesafeyi silip, bir araya geliyor sular. Denizler, nehirler, barajlar ve dağlar bir araya geliyor. Ve hep bir ağızdan şöyle diyorlar:

“Hayat siz büyüdükçe zorlaşacak. Daha da zorlaşacak. Çok büyümeden çocuk olmayı ve diğer çocuklarla bir araya gelip, hayatı sevmeyi öğrenmeniz gerekiyor. Hatta çok büyümeden çocuk olmayı da ezberlemeniz gerekiyor.” // Ocak 2018 (İstanbul)

02.jpg

*Mustafapaşa Köyü’nden çıkmış, Uçhisar’a doğru yol alıyorduk. Bulutlar iyice koyulaştı, yağmuru beklerken haritalarımız yavaşladı. Durup yolu sorduk ona. Tam “teşekkürler” deyip devam edecekken, arabayı durdurup fotoğrafını çektim. Gülümsedi. Arkasındaki gökyüzünde kıyametler kopacak gibiydi. Acaba kalbinde de kıyametler kopuyor mudur? Kaç yaşındadır? Bir kıza aşık mıdır? Kaç kardeşi vardır? Günde kaç kez çay içer? Eve gidince ilk hangi kanalı açar? // Ocak 2018 (Kapadokya)

03.jpg

*Upuzun ve kıvrımlı bir yolda, 4 kişi ilerliyoruz. Arabanın tekerlekleri adımlarımız gibi, acele ediyor yeni yerler görme heyecanıyla. İlk olarak beyazlara bürünmüş Erciyes Dağı karşılıyor bizi. Göreme’ye vardığımızda ise, tepemize güvercin tüyleri yağıyor. Halbuki bu toprakları kış uykusunda, tepemize bembeyaz kar taneleri dökülürken canlandırmıştık gözümüzde. Beyaz yok. Bolca kahverengi ve kiremit rengi var etrafta. Biraz da kızıl. Yarıkların yanına yaklaştığımızda sessizliği duyuyoruz. Sonra da sesimiz yankılanıyor. En tepeye çıkıyoruz, sonsuzluğa daha da yakın olmak için. Sonsuzluğun ucunda, aniden var olmuş gibi gözüken kaya cennetinin bir noktasında küçücük birer bedeniz. Her şeyin bu kadar heybetli olduğu bir yerde ancak küçücük var olabiliyoruz. Sadece hayallerimiz, umutlarımız ve yarına yüklediklerimiz büyük.

Pancarlı’da gün batımı seyrederken, aniden uzaktaki boşluktan koşarak, üzerimize gelen kurtların, tilkilerin, atların ve hatta onlara eşlik eden taklacı güvercinlerin olduğunu hayal ediyorum. Bize sadece hayatın aslında sadece “şu andan” ibaret olduğunu anlatacaklar. Şimdi’den, şu an’dan konuşacağız onlarla. Bilmediğimiz dillerde birkaç şarkı söyleyip, gün batımına kadeh kaldıracağız. // Ocak 2018 (Kapadokya)

*İstanbul insanları, size ait birçok şeyi seviyorum. Mesela dün sahilde gördüğüm amca; bağıra bağıra konuşmanı, daha sonra tek başına bir banka geçip martıları izlemeni seviyorum. Bankada karşılaştığım; saçları alt kısmından maşayla kıvrılmış bakımlı ve mis kokulu teyze. Acaba kaç senesinden beri İstanbul’da yaşıyorsun? Kaç yıldır bu parfümü kullanıyorsun? Buğu yapmış kemik çerçeveli gözlüklerini seviyorum.  Topuklarını yere sürerek yürümeni ve bir elinle sürekli saçını düzeltmeni de seviyorum. Metroda elinde kaykayıyla nereye gittiği belli olmayan, bıyıkları yeni çıkmış çocuk. Giydiğin siyah tişörtü ve ayağındaki eskimiş botları seviyorum. Vapur kornasıyla beraber büyük bir acele içinde koşan, omzunda bir sürü yükü taşıdığı belli olan, orta yaşlı kadın. Birazdan bineceğin vapurda kuracağın tatil hayallerini ve hızlıca telefonunun ekranına göz atışını seviyorum. Ofise gidince yemek için aldığın, o poşetteki sıcak poğaçayı da seviyorum. Bir sokağın kenarına naifçe kıvrılıp kısık sesle şarkı söyleyen genç delikanlı. Dilini bilmesem de; güzel şeyler söylüyor gibisin. İstanbul’a ve melodilerine bir şans verişini seviyorum. // Aralık 2017 (İstanbul)

04.jpg

*2017’nin en güzel “anlarını” gözümden geçirdim bugün. Procida’daki gün batımı çok güzeldi mesela. Sonra, Kamboçya’da üstü açık bambu trenine binmek, tren durağındaki çocukların pastel boya alınca yüzlerindeki tebessümü görmek, Koh Samui’de gün doğumu için erkenden kalkmak ve palmiye ormanlarında motor yolculuğu yapmak, Singapur’da denediğimiz yeni lezzetler, Bangkok’un harika kokteylleri ve renkli manzaraları, Salda Gölü’nün tenimi ve ruhumu yumuşacık yapması, Ege köyleri ve insanları, Ayvalık’ın portakal görünümündeki gün batımları, Cunda’da rakı balık keyiflerimiz, Uşak yolunda tanık olduğum yol manzaraları, Aphrodisias kentinde bizi takip eden mini kedi, Gödence’de yanımızdan ayrılmayan beyaz köpek, bir sabah çadırda uyanmak, tarlada elma yiyen çoban ve sürüsü, Roma’nın kahve kokusu, şarap ve peyniri, pencereden gördüğüm pamuk şekeri gökyüzü, ‘Mavi Sürgün ve Hakkari’de Bir Mevsim’, Sivas’ta aşık sesinden türkü dinlemek ve Doğu Ekspresi treniyle gittiğimiz beyazlar altındaki Kars… // Aralık 2017  

05.jpg

*Apçağa Köyü. Sessiz, soğuk sokaklar. Ahşap evler artık dimdik durmuyor; biraz boynu bükük. Omurgaları yorgun, eklem ağrıları var. Taş evler güçlü ama kendi içlerinde yalnızlar. Ahşap evlerle birlikte, terk edilmiş bir kahvede okey masasına oturmuş gibiler.

Sisler içinden geçiyorum. İnsanlar evden dışarıya bu mevsim pek çıkmıyormuş, dışarıda kimseler yok. Dağların tepeleri sise gömülmüş. Onlar da bu mevsim pek gözükmeyi sevmiyor anlaşılan. Hayata dair bir işaret ararken, nihayet önümden bir köpekle, bir horoz geçiyor. Yan yana değiller; köpek önden gidiyor. Köyü baştan sona geziyorum. Dik yokuşların birinde “ahuzar” kelimesi geliyor dilimin ucuna. Bir köyü bir kelimeyle eşleştirecek olsam bu kelimeyi hangi köy alırdı acaba? Sorular ve kendimce doğru bulduğum cevaplarla birlikte köpek ve horozun ardından yürüyorum. // Aralık 2017

* “Kuş uçsa da, gül açsa da görmez dargındır” diyor “Sürgün” diye bir şarkıda…

Karlı dağların arasında yol alırken sürgündekileri düşünüyorum. Sürgün’e doğanları. Sürgüne gönderilmedikleri halde içlerinde bulundukları halden ve üzerinde yaşadıkları coğrafyadan dolayı sürgün kalanları.

Kulağımda Mohsen Namjoo “Zolf” çalıyor. Sivas’ın Yalnızsöğüt köyünden geçiyoruz. Karlara bürünmüş küçük bir köy; hem yolları hem Yalnızsöğüt yazan tabelası buz tutmuş. Tabelaya bakınca içim üşüyor.

Güneypınar Köyü’ne gelene kadar kar altındaki dağları izliyorum. Nasıl kudretli, dimdik…

Birkaç yırtıcı kuş görüyorum doğan, şahin ve kim bilir daha hangi kuşlar… Şehirli ruhumun dağarcığında yer almayan bir sürü kanatlı. Ne güzel geliyor karı izlemek, beyazın içinden geçmek. Kanatlarım varmış gibi hissediyorum. Beyaz bir kaderi kabul edenlerle karlar içinden, aynı araç içinde ilerliyoruz. Belki onların da kanatları var.

Ben onlara, onlar bana “yabancı”. En son ne zaman güldüklerini düşünüyorum yabancıların, yabancılarımın.

Gürpınar Köyü’nde duruyoruz. Bereli yaşlı bir amca ailesiyle sarılıp vedalaşıyor, o da bizimle aynı araca biniyor, diğer yabancıların arasına katılıyor. Bir saniye göz göze geliyoruz, gözlerinde yine “sürgünü” görüyorum.

-“Gülümse hadi”.

Gülmeyi unutmuş gibi bana bakıyor. Sonra birkaç kere daha bakıyor. Ben de gülmeyi unutsam böyle mi bakarım? Amcaya gülümsüyorum. Utanarak. Kırışık suratına bir kez dokunup, sağ dudağının köşesiyle küçücük gülümsüyor. Kasları güçsüzleşmiş de gülümsemesi hemen geri kaybolmuş gibi… Yine de mutlu oluyorum. // Aralık 2017 (Sivas)

06.jpg

*İstanbul dışında yaşamayı hayal ettiğim tek şehir. Aşık olduğum ve her gidişimde ayrı vurulduğum, tüm kusurlarıyla kabullendiğim Roma. Soğuk değil, burnu havada değil ya da çok bilmiş değil. Sıkıcı, steril ya da fazla düzenli değil. Sürprizlerle, uygun dozda kaosla ve ilhamla dolu. Dudakları boyayan kekremsi bir şarap gibi ama boğazda acı yapmıyor. Gittiğin her mekanda sadece tek tip değil, her tarzdan, her kesimden ya da her statüden insanların bir arada olması, bana bir yerlerde var olamamış o ütopya şehirlerini anımsatıyor.

Bazı şehirler bana sadece baharı yaşatıyor. Belki renklerinden, belki insanlarından… Roma’ya bu son gidişimde 3 kat giysiyle gezip, üşümeme rağmen içimin daima sımsıcak kaldığını fark ettim. Sabah gün doğumunda kalktım, köpek gezdiren Romalılarla aynı sokaklardan geçtim. Kahve kokusunu takip ettim; bir bara girip ayak üstü bir kahve eşliğinde “cornetto” yedim, tekrar çıktım sokaklara. Üşüdüm ama ısındım. Heyecan duymayı ve tutkuyla yaşamayı hatırlattım kendime. // Kasım 2017 (Roma)

07.jpg

*Sanki ömürlerini de balık ağlarıyla örmüş gibi sabırlı ve özverili balıkçıların adasıydı burası. Yavaşça hareket eden, mahzun, yüzlerinde birkaç ifadeyi sindirmiş, bazı ifadelerden yoksun kalmış, her an denizin derinliklerine açılmaya hazır ama sanki birinden bir işaret bekler gibi gözüken balıkçıların adası.

Sahilde bir saat oturdum. Ağlarını toplayan dedeyi ve bir kayıktan diğerine atlayan torununu izledim. Bir adada ya da denizde olmanın nasıl hafifletici bir etkisi olacağını düşündüm. Birkaç kere göz göze geldiğim ve sanki susarak uzun cümlelerle konuştuğum yaşlı balıkçı denizsiz ve adasız nerede, nasıl nefes alırdı? // Kasım 2017 (Procida Adası – İtalya)

*Henüz karanlıkken kepenk sesleri birbiri ardına yankılanır. Sait Faik’in de dediği gibi “uyku bir düşman ordusu gibidir; kendini bırakmaya gelmez.” Dükkanlar, esnaf lokantaları, iş hanları, eczanelerin kepenkleri açılır. Kilidi ilk açan tüm insanlar biraz mahmurdur. Trafikte sıkışıp kalanlar, bir eliyle sürekli telefonlarına bakar, müziğin sesini biraz yükseltir, geç kalmaktan endişe duyar. Eski Şişli yazıhaneleri şimdiden kahve ve çay kokusuna bürünmüştür.  Bazı lokantalardan hala işkembe kokuları gelir. Büyük ofislerin turnikeleri dönmeye başlar, havanın durumuna göre klimalar ayarlanır. Boyalı kadınlar, “güne” başlangıç saatini biraz geciktirmek adına lavabo başında, aynanın karşısında oyalanır. Simitçiler çıtır simitlerini camlı seyyar arabalarına koyar. Henüz sıcaksa, kapısını biraz aralar; buhar yapmasın diye. Mısır ve buğdaycı Şişli meydanına kurulur, bütün güvercinler sahile dizili siyah çakıllar gibi yan yana dizilir. Hepsi payına düşeni bekler. İstanbul yavaş yavaş uyanır, araba sesleri insan seslerine karışır. İnsanlar da çakıl taşı gibi dip dibe sıralanıp; taksi, otobüs, metrobüs, dolmuş bekler. Güvercinlerden farklı olarak, fark etmeden İstanbul’un yoğunluğuna ve hayatın akışına alışmışlardır. Yine de söylenirler, fakat güvercin ötüşüne benzer seslerini sadece kendilerine duyurabilirler. // Ekim 2017 (İstanbul)

08.JPG

*Tire yolunda ilerliyorduk. Aniden koyunları gördüm. Arkadaki sisli manzara tablo gibiydi. Durup izlemek istedim, arabadan indim. Tam da “acaba sürünün çobanı yok mu diye düşünürken” karşı yolda elmasını yiyen çobanı gördüm. Göz göze geldik. 16-17 yaşlarındaydı. El sallayıp, “fotoğraf çekebilir miyim?” dedim. “Olur” dedi. Yolun benim olduğum tarafına geçti. Adını soracaktım ama hızlıca koşmaya başladı. Sonra da ufukta git gide küçülen bir lacivert oldu. // Eylül 2017 (Tire Yolu)

09.JPG

*Ege gezim süresince o kadar çok kahve(hane) gördüm ki… Kahveler ve insanlar… Burası Urla-Zafer sokak, küçük bir meydanda bir kahve. Bu kahvedekilerin, sokaklardaki insanların, pencereden bakanların, yol kenarına oturanların, örgü örenlerin, çay yapanların, iskelede bekleyenlerin, çocuğunun elinden tutup koşanların, bıyıklarını tarayanların, koyun sürüsü ardında hayal kuranların, yemeği ocakta unutanların, bir binaya bakıp suluboya yapanların… kısacası gördüğüm tüm insanların hikayelerini merak ediyorum.  Jack Kerouac’ın şu sözleri, düşüncelerimi yansıtıyor:

“…ilgimi çeken insanlar söz konusu olduğunda hep yaptığım gibi peşlerinden sürükleniyordum, çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir. Yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, yıldızların arasında örümcekler çizerek patlayan ve en ortalarındaki mavi ışığı görenlere, vay canına! dedirten o muhteşem sarı patlayıcılar gibi yanan, yanan, yanan insanlar.” // Eylül 2017 (Urla)

*İstanbul sokaklarını gündüz ayrı gece ayrı seviyorum. Okuldan çıkmış çocuklar, gazete almaya giden yaşlı amcalar, yürüyüş yapan teyzeler, motorla yarışan gençler, müşteri kovalayan taksiciler… Bir sürü kurnaz, masum, gizemli, yalancı, cesur, yalnız, korkak, cahil, bilgin bir arada. Adlarını bilmediğim binbir türlü insan bir arada. Bu şehrin gecesi de bambaşka güzel ama…  Yürümeye pek cesaret edemediğim sokaklara motorla hızlıca girip, içlerinden geçmek yapmayı sevdiğim en “heyecanlı” şey. Pisliği, korkuyu, siyahı görmek. Kokuları duymak, sesleri dinlemek. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak aralarından geçmek. Mümkünse dolunayda; çok da karanlık olmasın diye. Hiç değilse bazı detayları seçip hafızama kaydedeyim diye. // Ağustos 2017 (İstanbul)

*Bazı duygular sadece an’da saklanırmış. Gün batarken suya yansıyan o renk, sahilde yan tarafta tek başına oturan nice tanımadıklarınla paylaşılırmış. “Tılsımlı Ada”ların hayalini kurarken içini öyle bir his kaplar ki tek bir görüntü, tek bir ışık, tek bir umut yumuşacık yapar içini. Karmaşık renklerden, makyajlı görüntülerden uzaklaştığına şükretmek için, içinden geçirdiğin tek bir andır işte. Orada duruyordur. // Ağustos 2017 (Fethiye)

*Aşık olduğum birden çok şey var bu hayatta. Kanımın akışını hızlandıran, yaşam enerjisi veren, ertesi güne umutla uyanmamı sağlayan. Güneş ışığı ve ay ışığı, denizin rengi, Ege’nin insanı, anason kokusu ve balık, gün batımları, sokaklar… O sokaklarda hiç tanımadığım insanların sesi… Her biriyle göz göze gelişim ve her birinin hayatını tek tek hayal edişim. Aniden karşıma çıkan asma yaprakları, üzümler ya da olmamış narlar. Henüz yeşil olan mandalinalar (Kasım’da turuncuya döner toplarız). Aşkla bakılacak çok şey varken, henüz yaz da bitmemişken bir süreliğine kötüyü, kirliyi, umutsuzluğu, yalanı, iki yüzlülüğü, korkuyu, telaşı, maskeli baloyu, sahte yüzlerini unutup naif birkaç an’a teslim olmak istiyorum. Sanki her şey böyle mavi ya da yeşilmiş gibi düşünmek istiyorum. // Ağustos 2017 (Altınoluk)

*Aile – camlarını silen dönerci- börek yiyenler- dağınık fastfood masası-çöpçüler-hesabı toplayıp dükkan kapatanlar – 80’lerden kalma apartmanda görevliler ve sigara – otobüste yalnız olmam – “Anadolu bira evi” önünde bekleyen yaşlı ve ifadesiz bakan amca – çaprazındaki büfede esneyen esnaf- Kâğıthane’nin çarpık yapıları – siteler- alışveriş merkezleri – karanlık dar yollar – içimdeki yaşlı teyze: “ay evladım korkmuyor musun bu yollardan?” geçerken biri çıksa aniden – Mevlüt’ün seyyar arabasına benzeyen tükürük köftecisi- loş ışıklarını yakmış inşaat alanları – Esenler fareli garın kavalcıları – sefiller ve modernler – yedek parçacılar – otobüste ikram edilen limonlu bisküvi ve eti cin- yedek hayatçılar…

Gece yolcuları bizler miydik, yoksa her gece yolcu gelmesini bekleyen onlar mı? // Temmuz 2017 (Çanakkale Yolu)

*Şu an Fethiye’deyim. Fethiye’ye doğru yolda ilerlerken, taksinin camından beni mutlu eden, sıradan sahnelere tanıklık ettim. Bazı sahneleri gördüğümde ve içimde hislerin aniden patlamasını yaşadığımda “keşke gördüklerimiz birebir kelimelere dökülebilse” diyorum. Bu sanırım tamamen mümkün değil. Etraf günbatımıyla sapsarıydı. Güneş gözlüklerimin sepya tonuyla havadaki turuncu daha da yoğun gözüktü o an. Yolun sağ tarafında, bir tente altında davullu zurnalı düğün yapılıyordu. Taksiyi durdurup düğüne bakmak isterdim. Durdurmadım. Davul ve zurna sesi ne gerçek, ne yapaylıktan uzak bir ses.

Biraz ileride birkaç teyze ve amca mini plastik masalara çay, börek sermiş birbirlerine hararetli bir şeyler anlatıyordu. Masaların konduğu daracık sokak bana mutluluk verdi. Biraz ileride, karpuz satan bir adam esnerken göbeğini kaşıyordu. Ben de esnedim. Adamın rahatlığı ve arkaya yaslanışı hoşuma gitti, mayıştım. Dağların arasından yol alırken, hislerimi tek tek anlatmak zor olsa da bazı renk ve kelimeler seçerek o anı hafızama kaydettim. Yol kenarındaki manzaraları, dağları, kaygan yolu, gökyüzünü izledim. Gördüğüm şeyleri özetleyen renk “turuncu”ydu, kelimeyse “özgürlük”. // Temmuz 2017 (Fethiye)

10.jpg

*Temmuz başları. Ayçiçeklerinin yol kenarında güneşle buluştuğu zamanlar. Belki Türkiye’nin her yerinde bu zamanda açıyorlardır… Biz, Bursa yolunda görüp, heyecanla arabayı kenara çekiyoruz. Şiddetli rüzgar şapkamı, eteğimi uçuruyor. Şiddeti neredeyse ayçiçeklerini de köklerinden ayıracak. Müziği son ses açmış kırmızı bir kamyon geçiyor yanımızdan. Vızır vızır birkaç araba, traktör geçiyor. Sanki rüzgarla beraber, çevremizdeki her şey de hızla hareket ediyor.  Bir gökyüzüne bir ayçiçeklerine bakıyorum. Güneş yüzümü, çiçeklerin sarısı ruhumu ısıtıyor. Mutlu olmak için ne güzel bir “an” diyorum. Şükrediyorum. // Temmuz 2017 (Bursa yolu)

11.jpg

*Ah harika bir yerdeyim. Yağmur da başladı. Mis gibi toprak kokusu. Evde değilim ama burası aslında bir ev. Ait miyim? Arkadaki tarlada, bir deri bir kemik kalmış bir ineğin boynundaki ipten çekip duruyor küçük bir çocuk. Çocuk da bir deri bir kemik. Bizim bahçede destelerce muz var. Mutlu olalım diye. Belki de muzdan başka hiçbir şey görmeyelim diye. Bir insan muz yiyerek mutlu olabilir mi?

Doğa ne güzel. Yağmur çoğaldı. Uzun zamandan sonra bu kadar doğanın içindeyim. Tepede gecko denen sürüngenler, her delikten çıkıp fırlayan kurbağalar, biraz ötede esir düşmüş timsah yavruları bile var. Manzaraya bakıyorum, elime garip böcekler konuyor. Silkeliyorum elimi, kendim de silkeleniyorum. Ne zaman koptuk sürüngenlerden? Ne zaman doğadan ve doğadakilerden korktuk? Ne zaman aslında korkmamız gereken tek canlının biz olmamız gerektiğini anlamamazlıktan geldik? Bu sorularla beraber muz yiyip, yağmuru seyrediyorum. // Mayıs 2017 (Kamboçya)

*Bundan iki ay önce Kamboçya’dayken hayatı yeniden, farklı uçlarından tutarak daha ‘başka’ yaşayabileceğimizi anladım. Her şeye şükredip, her detaydan yeni bir ders, yeni bir umut ve zevk çıkarabilmenin değerini kavradım. İnsanlara kelimeler yetersizse bakışlarla değmenin, güvensizliğimi bir kenara atıp onlara güvenmeyi öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu hatırladım. // Mayıs 2017 (Siem Reap)

*Kamboçya’ya dair söylenecek çok söz var… Ayak bastığım ilk andan itibaren tokat gibi gelen, içimi acıtan, sürekli kıyaslama-empati yapmama sebep olan anlar oldu. Turuncuya çalan, içimi açan ve anlamasam da gülümseten anlar da… Kaosun içinde ve külleri arasında rengarenk ayakta duran, yeniden doğamayan ama hayatı bir şekilde bir ucundan tutmuş bir ülke burası. Kırmızı plastik sandalyeleri, sokakları çevreleyen elektrik telleri, telefondan dizi izleyen tembel esnafları ve süslü otobüsleri ne kadar gerçekse, yolda gördüğüm insanların gülüşleri de bir o kadar gerçekti. // Mayıs 2017 (Siem Reap)

*Kamboçya’da ilk saatlerim/günlerim: Kırmızı-plastik sandalyeler her yerde. İnsanların uç noktalarda pazarlık yapma becerisi/cesareti var.  Sokaklarda böcek satılıyor ve tezgâhların üzerinde foto çekmek 0.50 dolar yazıyor. Bunca yaşam zorluğu içinde bile konsept geliştirmişler; sokaklarda seyyar club’lar var istediğin Youtube klibini ayarlayabildiğin ve kokteyl eşliğinde izleyebildiğin.

Her yerde elektrik telleri ve serinletici pervane var.

Batılılar batılı mekanlarda takılıyor, ekonomik durumu kötü olan Khmerler bir şeyler satıyor ya da dileniyor, geriye kalan çok zengin Kamboçyalılar ise jeepleriyle cirit atıyor.

İple yazılmış tabelalar, Iphone’dan dizi izleyenler, Tonle Sap’da yıkananlar, aynı gökyüzü altında farklı düşler kuranlar var.

Peçeteler ve tuvalet kağıtları kokulu. Benzin şişeleri Pepsi kutularından, yol kenarında tutuluyor. Köylerde abiyeciler ve terziler var. Toyota arabalar… Spirit house’ler var bir de, renk renk büyüklü küçüklü. // Mayıs 2017

12.jpg

*Kristal gibi parlayan bir dolunayın altında trende 24 saat gittik. Daha önce hiç görmediğim manzaraları gördüm. Sanki o an aşık oldum ama tam olarak neye aşık olduğumu kestiremedim. Ay’a mı, tren yolculuğuna mı, kara mı, toprağa mı, bize mi, birilerine mi…

Doğu beni hep en başından beri çekmiştir. Çocukluğumdan beri ezbere bildiğim sayısız doğu türkülerinin, Kürt ezgilerinin bende bıraktığı izi kimseye tam olarak anlatamadım. Bir kere yanımdakileri sarhoş edip, Munzur diye bir türkü evine zorla sürüklemem dışında hep tekken yaşadım oraları. Kendimle baş başa… Oralara gidince içim hem hüzün hem merakla doldu. Bir insan konuşsun da, saatlerce hikayesini dinliyim diye bekledim. Biri “merhaba” desin de tanışalım diye içimden geçirdim. Kendimi “Hakkari’de Bir Mevsim” romanının baş kahramanı yerine koydum. Bu kadar uzak ama bu kadar da yakınım işte oraya dedim.

Doğu unutulmuş hüzünlü bir şarkı gibi, kimse söylemeye ya cesaret edemiyor ya sözlerini unutuyor. Kars’tan sonra şunu anladım ki daha çok bu şarkıların ardından gitmeliyim… Daha çok Doğu’ya gitmeliyim. // Ocak 2017 (Kars)

*Uzun yollar sonunda gecelerin bile kardan gündüz kaldığı yere varıyoruz. Benim için burası bembeyaz bir soğuk yeryüzü cenneti. Bütün kirliliklerin örtüldüğü, kar altına gömüldüğü bir cennet. Kalesine çıkarken arada votka molası veriyoruz. Bir yandan da, arkada git gide yükselen şehir manzarasını görüyorum. Bu şehre bu noktadan bakıp etkilenmeyen biri var mıdır acaba? Şu köşede duran tekel, Kars’ın tepelerinde kaleye varmadan önce önünde mola verdiğimiz tekel. Onu bile sevdiğimi düşünüyorum… // Ocak 2017 (Kars)

*Tren yolculuğu, bir yerden bir yere ulaşmanın ötesinde, kendi içine yaptığın yavaş yolculukları da kapsayan bir yol gibi.

-Üzerimizden dolunay geçti, bulutlar geçti… Yola çıkışımızın üzerinden 15 saat geçti. Vagondan çıkıp, karlı manzaralara ve trenin ucuna bakarken, bütün iç yolculukların da en iyi trenle yapılacağını bir kez daha anladım.
-Doğu Ekspresi’ndeyken hayatımda şimdiye kadar gördüğüm en güzel manzaralara denk geldim. Ne zaman çekildiğini unuttuğum fotoğraflara bakar gibi baktım… Ayna görünümlü durgun sulara yansıyan dağlar ve küçük köyler vardı. Hayat manzara gibiydi.
-Tipik bir Kars tablosu: Yolu açmak için kenara atılmış karlar, karsız ama buz tutmuş yollar, Baltık mimarisi binalar, önlerinden günün her saati geçen tümüyle siyah giyinmiş amcalar, yol boyu uzanan ağaçlar var. Bir de; binaların tepesinden sarkan devasa buz sarkıtları ve bacaklarınıza sarılıp sevgi arayan köpekler…
-Bu şehre o kadar çok kar yağıyordu ki, gece bile gündüz kalıyordu.  Sabahın ilk ışıkları, güneşin sofrasında ilerlerken, aniden karşımıza dolunay çıktı sevindik. Mihrimah oldu o anımız, hiç unutmamak için yemin ettim içimden. // Ocak 2017 (Kars)

*Yolda iki kişi, yılanın sırtında ilerler gibi ilerliyoruz. Palamutbükü virajları başımı döndürüyor. Bazen üç kişi gibi oluyoruz, bazen bölünüyor, bazen birleşerek çoğalıyoruz. Gece olunca önce gökyüzünün ametist gibi parlamasını bekliyoruz, sonra o gökyüzü altında sevişmeyi… Yıllar önce İtalya’dan almış olduğum şalı artık kullanmıyorum diye anneme vermiştim. O da bu yolculuğa çıkarken bana verdi. O şal, şimdi tekrar bana döndü. Boynumda uçuyor. Her şey sonunda, bu şal gibi başladığı yere dönüyor. // Ağustos 2016 (Palamutbükü)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s