İSTANBUL SANA GELDİM

foto1.jpg

Ne zaman, hiç kimseye hiçbir şeye dair bir şeyler yazmaya kalksam kelimelerim akıp gidiyor. Çünkü biliyorum ki, kelimeler ancak o zaman tamamıyla özgür. Hiçlik, her şeyi özgür kılıyor.

Bugün, kağıt kalemim yok.

Bugün, hiç kimseye hiçbir şeye dair bir sürü sözcük fısıldıyorum. Bu yüzden sözcüklerimin bir kısmı kayboluyor, bir kısmı ise yarım yamalak ezberimde kalıyor. Bu şehre fısıldadıklarım, hiçlikten çıkıp bir yerlerde, içimdeki her şeye karışıyor. Her şeyle birlikte akıp gidiyor.

Arabayla ne zaman yol almaya kalksam, içimden, kendimle konuşuyorum. İstanbul manzaraları akıp giderken, kafamdan mektuplar yazıyorum. Bana, O’na ya da hiç kimseye. Hiç okunmayacağını bildiğim, bir daha hatırlayamayacağımı bildiğim mektuplar…

Mektupların birinde, İstanbul’a şunlar söyleniyor:

“Bak yine seninleyiz işte. Baş başa. En son simsiyah bir gecede birlikteydik. Gecekonduları, meyhaneleri, genelevleri geçmiştik. Bir meyhane önünde durup, içeriye bakmıştık. Gözleri kan çanağına dönmüş adamlar oturuyordu; meylerin hüzün dolu sohbetlere karışıp, kadehlerin tokuşturulduğu masalarda. Bir sokak ötende, kırmızı plastik bir taburede, kırmızılı bir kadın oturuyordu. Senin kadınındı ama İstanbul kadını değildi. Kadının üzerine vuran neon kırmızısı ışık, senin ışığındı ama İstanbul kırmızısı değildi.

Bugün, simsiyah değilsin. Bugün, yeni yılın ilk günü. 2018’in 1 Ocak’ı. Sanki her şeyi silip temize çekmiş gibisin. O yüzden, bugün tek bir dilenciyle göz göze gelmedim. Tek bir karga leşi görmedim. Kimse, araba penceresinden dışarıya pet şişe atmadı. Kimse kimseyi sollamadı. Kimse, kimseye nedensiz küfürler ve hakaretler savurmadı. Kimse, kimsenin kalbini elleri arasında mıncıklamadı. Hatta kimse, kimsenin kalbini ortadan ikiye de ayırmadı.

Güvercinler su birikintilerinde, keyif çatıyordu. Banktaki iki aşık, son model telefonlarından yükselen müzik eşliğinde, sıkı sıkı sarılıyorlardı birbirine. Aşık olup olmadıklarını bilmiyorum ama böyle bir günde aşık olmayı yakıştırdım onlara.

Gökyüzünde bugün, bir tek kara bulut görmedim. Güneş tenimizi ısıtırken, kırmızı mavi çizgili Burgazada şemsiyelerini düşledim. Sanki gözlerime yaz gelmişti. Az daha soyunup yosunlu denizine atlayacaktım. Denizanaları bile mutluydu suyun yüzeyinde bir yerlerde. Hatta swing yaptıklarına yemin edebilirim.

Halbuki, bugün üzerimde renksiz bir kaban vardı. Yanıma bir köpek yaklaştı. Köpeğin tüylerinin rengi kabanımınkiyle aynıydı. Köpeğe selam verdim, bana gülümsedi. Hayatımda ilk kez gülümseyen bir köpek yüzü gördüm bugün.

Bugün, ölümlerden ve ölülerden de kimse bahsetmedi. Toprağa yakın olan her şeyi unutup, suyuna yaklaştık bugün. Denizine, boğazına yaklaştık.

Bir ara kavga edecek olduk. Sonra, birden sustuk. Böyle bir günde sadece mutluluğu hakkedersin diye düşündük. Sen, uzun zamandır mutlu insanları özlüyordun. Biz de bugün hiçbir şeyden şikâyet etmeyen mutlu insanlardan olduk.

Oksijenini içime çektim, uzun bir aradan sonra. Hani hep kızarlar ya, egzozundan, kirli havandan geçilmiyor diye.

Kızsınlar.
Aldırma.
Senin suçun bile değil…

Başım döndü. Temiz hava sarhoşluğu da ne hoş şeymiş meğer. Kırmızı şarabın sarhoşluğuyla yarışır mı dersin?

Su birikintilerinde botlarımı yıkadım. Güvercinleri korkutmadan, incitmeden. Onlara öykündüm. İçimde o an, yüzlerce güvercin taşıdım. Omurgam yükten ağrıdı ama hoşuma gitti bu his.

Akşamüstüne doğru yavaş yavaş ortaya çıkan kocaman bir ayla selam verdin bize. O kadar büyüktü ki ayın, dolu dolu gülümsedi bize. Yüzü seçiliyordu; gözleri, kaşı, ağzı. Önümde deniz uzanıyordu. Denizde tekneler. Teknelerin ardında tepeler uzanıyordu. Tepelerde birbirinden farklı yapıda ve renkte evler. Tepelerin ardında bir yerlerden çıkageldi ay, dolunay. Seni mekan seçti kendine. Arabanın penceresini yarıladım, rüzgara sürdüm yüzümü. Dolunayı gördüm ama dokunamadım. Ama sen ona dokundun bugün.

Akşam olunca önce sokak lambaların bir bir yandı. Sonra evlerin ışıkları. Sonra da teknelerin… Dolunay git gide yükseldi, rengi pembeden beyaza çaldı, parlaklaştı giderek. Yalıların yanından yavaşça geçtik. Bazı evlerin pencereleri sonuna kadar açıktı. Ocak ayının ilk günü, baharın ortasında gibiydik. Dolunaydan bir kale vardı sol tarafta. Denizin tam üstündeki tepeye oturtulmuş bir kale. Bizi düşman gezegenlerden koruyordu.

foto2.jpg

Her katında başka bir hikaye olan bir apartmanın yanından geçtim. Bir kadın heyecanla bir şeyler anlatıyordu karşısındaki yaşlı adama. Arkasında bir heykel yüzü vardı, duvarda da sayısını kestiremediğim kadar çok porselen tabak asılıydı. Bir alt katta sıkı sıkı hırkasına sarılmış yaşlı bir kadın gördüm. Aya doğru bakıyor, sana da sıkı sıkı sarılıyordu uzaktan.

Berrak bir günle merhaba dedim yeni duygularıma.
Yepyeni umutlarla İstanbul sana geldim.
Kışın başındayken, baharın ortasında gibiydim.
Üzerimde kaban olmasına lütfen aldırma.
İçim çırılçıplaktı benim.
Yepyeni hayallerden geçir beni diye, içime hiçbir şey giymedim.”

1 Ocak 2018 // İstanbul. (Pendik, Belgrad Ormanı, Rumeli Feneri, Tarabya, Bebek, Şişli)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s