KAOS VE TATLARIN PEŞİNDEN: NAPOLİ’DE BİR GÜN

foto15-s.jpg

Saat sabahın 6’sı; hava ayaz, renkler maviye bile dönmemiş henüz. Çalan saatin alarmıyla karanlık bir gökyüzüne uyandıktan sonra; önce gri, biraz sonra alacalı mavi ve son olarak da hafif turuncu bir renkle iç içe geçmiş bir gün uzanıyor önümde. Son anda, ani bir kararla Napoli’yi dahil ettiğim birkaç günlük gezimizde, bir sabah erkenden uyanmak ve Roma’nın sokaklarında sadece bir iki kişiyle birlikte yürümek payıma düşen. Serçelerin konup, hiç hareket etmeden durdukları yol taşlarına bakıp, bir iki güne geri geleceğim Roma’ya veda edip, hızlı adımlarla ana caddeye çıkarak; 64 numaralı otobüsü yakalamak ve Termini’ye gitmek…

—NAPOLI VE PROCIDA VIDEOSU İÇİN TIKLAYIN!—

Birkaç ay önce, Napoli’nin tarihi kahvecilerine ve pizzacılarına dair yazılar okuduğumu hatırlıyorum. O an, “sadece kahve ve pizza için gidilir mi Napoli’ye?” demiştim. Gidilirmiş. Yollar çağırdığı sürece, sabahın  bu vaktinde üşüyen serçelerin peşi sıra her şeyin ardından gidilirmiş.

07:36 trenini yakalamak üzere Termini’ye varıyorum. Burası bana heyecan veriyor. Neden mi? Çünkü herkes bir yerden bir yere gidiyor, kalkacak trenini bekliyor, elindeki sandviçini hızlıca yiyor. Acelesi bir yerden bir yere gitmek için. Her şey burada bir yerden bir yere gitmek için yapılıyor. Gitmek ne güzel bir eylem.

Ben de, diğer insanlar gibi hızlıca tezgah camı ardında dizili sandviçlerden birini seçip, yine hızlı adımlarla trenime doğru yürüyorum. Trene biner binmez koltuğuma iyice yerleşip, biri oturmasın diye çantalarımı karşı koltuğa koyup, kafamı arkaya yaslıyorum. Biliyorum, her ne kadar Campania’nın manzaralarını görmek istesem de, birazdan trenin yavaş yavaş akan raylı yolları üzerinde uykuya teslim olacağım. Göz kapaklarım, ‘gerçeğe’ karşı direnen ‘rüyalara’ teslim olacak. Sorun değil; uyumak da gitmek kadar güzel bir eylem.

Arada bir gözümü açıp, yemyeşil tepeler, ovalar, bazen yıkık dökük bazen yepyeni tren garları görüyorum. Tren camının buğusunu silmeden, flu görüntünün ardından akan manzarayı izliyorum. Bazen de, gözümü kapatıp kendimi geçen kış gittiğim Kars’a gidiyormuşum gibi hayal ediyorum. Gözümü açtığımda karsız manzara bana Kars’a değil, Campania’nın Napoli’sine gittiğimi hatırlatıyor. Gözümü son açışımda artık Napoli’deyim. Kaos’a, bol bol yemeye, her bir detayı incelemeye ve hiçbir şeyden şikayet etmeden güzellikleri görmeye hazırım. Kısacası başka türlü bir hayata hazırım.

***

Napoli’ye vardığımda tren garı ve çevresindeki karmaşıklık, renklerin uyumsuzluğu, şehrin en azından bu kesimine hakim kokuların iç içe geçmiş, baş döndürücü hali dikkatimi çekiyor. Otele yerleşip tekrar dışarı çıktığımda sahte markaların vitrinleri süslediğini, göçmenlerin hızlı adımlarla yanımdan geçtiğini, araba ve motorların trafik ışıklarına aldırış etmeden birbiri önüne geçme çabası içinde olduğunu fark ediyorum. Bir de korna seslerini… İstanbul’da bile duymadığım kadar çok korna sesi duyuyorum. Bir ara boynum ağrıyor; çünkü yerdeki hayvan pisliklerine basmadan yürümeye çalışıyorum. Pislik, kaos, gürültü, uyumsuzluk… Bir yerden -hiç beklemediğim bir anda- güzellikler çıkacak ve bana yeniden “merhaba” diyecek! Buna emin olduğumdan içim rahat, yürümeye devam ediyorum.

foto4-s

foto5-s.jpg

Kaldığım otelin hemen yakınında yer alan bir pastanede sfogliatelle yemek için can atıyorum. Bu tatlının içeriğini öğrendiğim o günden bu yana, hayalini kurduğumu ve nasıl bir şeye benzediğini defalarca düşündüğümü söylersem lütfen benle dalga geçmeyin. Portakal aromalı ricotta peyniri kremasını ve çıtır milföy benzeri hamurunu kaç kez hayal ettim ve nasıl bir şeydir diye üzerine düşündüm… Pasticceria Attanasio’nın henüz kapısına varır varmaz, buranın beni hayal kırıklığına uğratmayacağını seziyorum. Çünkü daha kapının girişinde ellerinde paketle ayrılan bir sürü yerli görüyorum. İçeriye adımımı atar atmaz mis gibi portakal ve hamur kokuları geliyor burnuma. Uno Cornetto sfogliatelle diyerek sipariş verdiğim, fırından yeni çıkmış sfogliatelle’leri pakete sarıp veren çocuğa Grazie! diyorum ve dışarı çıkıyorum. Cornetto sfogliatelle kruvasan hamuruna benzeyen bir hamurdan yapılıyor. İçindeki ricotta kreması bolca, neredeyse içinde boş yer yok hamurun. Çıtır hamursa biraz yağlı ama rahatsız etmiyor ve bir ısırıkta ağızda dağılıyor. Ayakta yemek zor olsa da, diğer Napoliler gibi ben de bu tatlıyı büyük bir dikkatle ayakta yiyor ve bir elimle de sürekli dudaklarımı siliyorum.
Pasticceria Attanasio Adres: Vico Ferrovia, 1-4

foto2-s.jpg

Bu tatlıdan sonra, sıra Napoli Pizzası denemeye geliyor. Normal şartlarda daha fazla kalacak olsaydım burada daha yerel, daha az bilinen bir yerden yana kullanırdım şansımı ama kısa sürem olduğu için en bilinen iki eski pizzacı Gino Sorbillo ve Da Michele arasından, Da Michele’yi seçiyorum. Hem okuduğum bazı yorumlar hem de Da Michele’nin daha salaş, tek şube olması ve yeşil fayans duvarları (evet bazen sadece bir duvar etkileyebiliyor beni) kararımı bu yönde etkiliyor.

foto3yeni-s.jpg

Mekana girer girmez yoğun bir sarımsak kokusu geliyor burnuma. Oldukça kalabalık olduğu için en sondaki bölüme geçip pizzalarımızı beklemeye koyuluyoruz. Menüde ya ekstra peynirli (mozzarella) margarita, ya normal margarita ya da marinara yani sadece domates sosu, sarımsak ve kekikten oluşan pizza yer alıyor. Marinara aynı zamanda, denizci pizzası olarak geçiyor. Ben normal margarita seçiyorum ve gelecek pizzanın büyüklüğüne, yan masalardan edindiğim izlenimle hazır bir şekilde beklemeye koyuluyorum.

Sonuç olarak tek başıma bir pizzayı zar zor bitirsem de, her şeyin çok lezzetli olduğunu söyleyebilirim. Domates sosunun yoğunluğu tam kararında, orta kalınlıkta pizza hamuru bu sosla yine tam kararında bir ıslaklıkta ve fazla malzeme olmadığından ana malzemelerin her birinin tadını ayrı ayrı alabiliyorsunuz. Ayrıca sosun aromasının daha önce yediğim hiçbir pizzanın tadına benzememesi, pizzanın basit malzemelerle “köylü işi” bir pizza hamurundan yapılması hoşuma gidiyor. Tek bir tane atılmış fesleğen yaprağı tanesi bile çok kuvvetli bir koku vermiş pizzaya, bu detay da çok hoşuma gidiyor.
L’Antica Pizzeria da Michele Adres: Via Cesare Sersale, 1

Karnım gereğinden fazla doymuş bir halde, tekrardan kalabalığın arasına karışıp limana yürüyorum. Ara sokaklar bütün uyumsuzluğuyla dikkatimi çekse de, ara ara gözüme güzel ve bakımlı binalar, film sahnelerinden çıkma gibi gözüken avlular çarpıyor. Güneşin tam tepeye geçtiği esnada, artık limandayım. Yarım saat sonrasına hızlı feribotla Procida adasına geçmeye hazırım.

foto6-s.jpg

Postacının İzinden Procida Adası

Bazen bir film izleyip düşüyorum yollara. Bazen bir kitap okuyup çıkıyorum sokaklara. Ardımdan düşler, fotoğraflar ve birkaç kelime geliyor… Yıllar önce izlediğim Il Postino (postacı) filminin duygu dolu sahnelerinin geçtiği Procida’ya giden bütün yollar Napoli’de kesişiyor. Napoli’den kalkıp, mavi üzerinde köpüklü ve ince bir çizgi bırakan feribotta içim içime sığmıyor. Pablo Neruda’nın sürgüne gönderildiği İtalya günlerinin bir kısmını anlatan bu filmde beni adanın güzelliği dışında, bir de ana karakterin naif ve bir o kadar da zeki kişiliği etkiliyor. O kadar etkiliyor ki sürükleniyorum bu adaya. Sürgüne değil nefes almaya… Mario’nun izinden merdivenleren çıkıp meydana varıyorum, postacı dükkanının önünde bir süre duruyorum ve kilisenin arkasından balıkçı teknelerinin olduğu tarafa yavaş adımlarla iniyorum. İçimde büyüyen mutluluk hissinin, adada olmakla bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum.

Yaz aylarında daha kalabalık olsa da, Procida her zaman Capri, Ischia gibi adaların gölgesi altında kalmış. Bu yüzden yazları çok kalabalık hali bile boğucu değilmiş. Kasım ayında gittiğimiz için, bu dönemde neredeyse bomboş sayılabilir.

foto1-s.jpg

Adada ilk olarak, limanın hemen yakınındaki Dal Cavaliere pastanesinden adaya özgü bir tatlı olan lingua‘dan alıyorum. Yanına bir de, bara yaslanıp ayaküstü içmelik caffé. Lingua, limon kremalı, dil şeklinde bir tatlı. Oldukça hafif ve beklemediğim bir şekilde şeker oranı da az.
Dal Cavaliere Adres: Via Roma, 42

foto2-s.jpg

foto5-s.jpg

Marina Corricella isimli, rengarenk balıkçı teknelerinin yanaştığı, yamacında çamaşır ipine düzensizce dizilmiş mandalları andıran pastel renklere boyalı evlerin olduğu diğer limana geliyorum. Sahil kısmında ağları çözmeye çalışan birkaç balıkçı, fotoğraf çeken birkaç turist, bütün kokuların tek bir noktada yoğunlaştığı açık bir balık restoranı ve yüze yakın adalı görüyorum.

foto3-s.jpg

foto11-s.jpg

Bu kısımda yer alan Il Postino’nun sahnelerini geçtiği La Locanda del Postino’nun kapısı ne yazık ki kapalı. Kasım ayında kapanıyor restoran. Bunu bildiğim için hayal kırıklığına uğramıyorum. Zaten bu ada, hayal kırıklıkları için fazla güzel ve huzurlu. Deniz kenarındaki banklara oturup, teknede dedesiyle oynayan çocuğu izliyorum. Sonra başka bir çocuk daha geliyor, o da bir oltayla balık tutmaya çalışıyor. Burada oturduğum 1 saatin sonunda nihayet bir minik balık yakalamayı başarıyor. Diğer çocuk da, dedesine el sallayarak bir tekneden diğerine atlıyor. Denize her an düşecek diye korkuyorum, ama düşmüyor.
La Locanda del Postino Adres: Via Marina di Corricella, 43

foto12-s.jpg

foto13-s.jpg

Via S. Rocco’dan başlayarak sarı kiliseye doğru çıkıyorum. Bu yol aynı zamanda bir başka filmden; Yetenekli Bay Ripley’den gözüme tanıdık geliyor. Tepedeki bu küçük meydana vardığımda mavi bir manzara ile karşılaşıyorum. Hemen arkamda kırmızı postacı binası, kapısı kapalı ama önünde durmak bile beni mutlu etmeye yetiyor. Birkaç adalı görüyorum; marketten alışveriş yapan, yerleri süpüren, balkona çamaşırlarını asan, pencereden bakan, çiçeklerini sulayan ve kaldırımda yürüyen. Sessiz, sakin sokaklarda gezerek daha tepelere çıkıyorum. Gün batımına dakikalar kala, en tepeden adayı son bir kez izleyip, Procida’ya veda edeceğim. Salita Castello yolunu takip ederek seyir terasına geldiğimde gün batımı başlıyor. Her yer turuncuya bürünürken, ada daha da güzelleşiyor. Önce sessizlik ve huzur, sonra balıkçı teknelerine yakın uçan birkaç martının sesi… Uzaktan geçen bir gemiye bakıp; “deniz olunmalı oğlum, deniz olunmalı” diyorum içimden. Bu kareleri zihnime kaydedip Procida’ya veda ediyorum.

foto7-s.jpg

foto9-s.jpg

foto10-s.jpg

postacı binası

foto4-s.jpg

***

foto9.jpg

galleria umberto I

Napoli Lezzet Durakları

Napoli’ye geri döndüğümde artık hava iyice kararmış, dükkanlar ve restoranlar akşama hazırlıklarını tamamlamış, kalabalıklar kafeleri ve sokakları hınca hınç doldurmuş durumda. Turistlerin arasından zar zor yürüyerek önce Toledo sokağını geziyoruz sonra da Galleria Umberto I’e gidip, aperitivo saatini yakalıyoruz. Tarihi Cafe Brasiliano’da spritz ve yanına gelen ücretsiz atıştırmalıklarla akşam yemeğine hazırlanıyorum kendimce ama gideceğim restoranın rezervasyon istediğini tamamen unutmuş durumdayım.

Osteria della Mattoneria küçücük bir restoran, loş ışıklı, kareli örtüleri olan, duvarlarında resimler asılı bir balık-şarap mekanı, osteria’sı. Bulunduğu sokak ve çevresindeki sokaklar akşamları film gibi; işinden dönen ve avlularından geçerek evlerine giren insanlar, kapıları yarım açık evlerinde yemek pişirenler, motorlarını daracık kaldırımlara park edenler, akşam sporu yapanlar… Rengarenk sahnelere tanık olacağınız kareler sunuyor bu sokak. Ne yazık ki rezervasyon yaptırmayı unuttuğumuz için bu mekanda yer bulamasak da, sokağında gezinip yeni bir yer aramaya koyuluyoruz.

foto8-s.jpg

Bir sonraki bulduğumuz mekan ise, genelde yerlilerin geldiği bir restoran: Osteria Don Maccarone. Sahibi biraz aksi ve soğuk gibi gözükse de, sonradan fark ediyorum ki her müşteriye karşı aynı mesafede. Arada bir espri yapıp güldürmeye çalışan müşterilere karşı zamanla yumuşuyor, dudağının bir kenarıyla hafifçe gülümsüyor. Ortam güzel, deniz ürünleri gerçekten çok taze ve lezzetli. Böyle bir yeri keşfettiğimiz için buradan mutlu olarak ayrılıyoruz. Özellikle tavsiyem bir ev şarabı yanına, midyeli makarna, tüm masaların söylediği ahtapot salatası, alici denen küçük balıklardan ve kalamar-karides kızartmasından söylemeniz. Bir de fümelenmiş mozarella’sını tatmanızı öneririm. Yemeğin sonunda söylediğimiz ismini unuttuğum ricottalı kek de, şahane kokusu ve aromasıyla bizi mest ederek geceyi güzel noktalamamızı sağlıyor.

Galleria Umberto I Adres: Via San Carlo, 15
Cafe Brasiliano Adres: Galleria Umberto I, 78
Osteria della Mattonella Adres: Via Giovanni Nicotera, 13
Osteria Don Maccarone Adres: Via Gradoni di Chiaia 12

***

foto6-s

pasticceria pintauro

foto26-s

foto7

caffé gambrinus

Ertesi sabah yine tatların peşinden gitmeye, saatlerce sokaklarda gezip kaybolmaya, mümkünse haritasız gezmeye ve tıka basa doyduğumuzda ise ilk trene atlayıp Roma’ya geri dönmeye karar veriyoruz. Napoli, tüm karmaşıklığıyla ana yollarda yorulduğunuz, arka sokaklara sapınca da tam sükunete kavuştum derken aniden sokağın kenarından dönen bir motorun acil fren sıkmalarıyla irkildiğiniz bir şehir. Eğer adrenalin seviyorsanız, bu şehri de seversiniz. Eğer yemek yemeyi seviyorsanız, bu şehrin her sokağından gelen farklı bir kokuyla sarhoş olup, kendinizi mutlu mutlu gülümserken bulabilirsiniz. Tesadüfen keşfettiğim bir başka pastane Pasticceria Pintauro’ya giriyoruz. 1780’lerden beri açık, sfogliatelle calde’si ile meşhur bir mekan. Buranın sfogliatelle’sini Attanasio’nunki kadar beğenmesem de, pastanenin içini görmek, duvarında asılı olan kurucusunun fotoğrafına bakmak ve o atmosferde 1-2 dakika geçirmek zaman algımı yavaşlatıyor. Dudaklarımda son kalan kırıntıları da silip, yeniden sokaklara çıkıyorum. Bu kez 1860 tarihli, art nouveau tarzda iç mimarisine hayran kalacağım, en ünlü Napoli kahvecilerinden Caffé Gambrinus’nun tezgahında cappucino içmek var hayalimde. Biliyorum ki cumartesi günü olmasından ötürü iyice kalabalık ve yoğun ama gittiğimde her şeye değdiğini anladığım bir atmosfere sahip burası. Hengameye rağmen ayakta hızlıca içtiğim kahveyi çok seviyorum ve buradan da memnun olarak ayrılıyorum.

Pasticceria Pintauro Adres: Via Toledo, 275
Caffé Gambrinus Adres: Via Chiaia, 1/2

Napoli’de pizza ve kahveye düşkünlüğün bir de Maradona -ve haliyle futbol- fanatikliğinin etkisi her an, her sokakta gözüme çarpıyor. Bu izler peşinden gidip, yerlilerin bakış açılarını yakalamaya çalışmak, onların gözünden sokaklara, yiyeceklere, mekanlara bakmak gerçekten zevkli; sosyolojik bir puzzle’ı çözmeye çalışmak gibi.

foto10-s.jpg

Dik yokuşuyla, tepedeki etkileyici yapının uzaktan, binalarının arasından göz kırpmasıyla hem çok fotojenik hem de gezmeye değer bir sokak olduğunu düşündüğüm Spaccanapoli ve paralel sokaklarını geziyorum. Buralarda başka bir hayat var; tepede asılmış rengarenk çamaşırlar, direk kapıdan içine girilen -bir apartman, avlu ya da merdiven olmadan- evler, parçaları çalınmış motorsiklet ya da kaza geçirdiği için bir yerleri hasar görmüş arabalar, mum ışıklarıyla ve fotoğraflarla donatılmış duvarlara monte edilmiş sunaklar, demir kapılara asılmış kutlama süsleri, slogan yazılı duvarlar, rengarenk ürünler satan marketler, tüyleri kirlenmiş köpekler, telefonla konuşan insanlar… Ana caddelerde göremeyeceğim türden hikayelerin hepsi bir bir bu arka sokaklara yazılmış ve okunmayı bekliyor gibiler. Bu sokaklar, insanlar ve eşyalar sırlarını tam olarak vermeseler de yeni şeyler öğretmeye hazır gibiler.

foto17-s

foto18-s

Acıktığımızı anladığımızda Pizza Fritta da Fernanda’nın yolunu tutuyoruz. Kapısı açık mekanında kimse yok, önündeki sandalyelere geçip beklemeye koyuluyoruz. Birkaç dakika sonra tam karşısında yer alan, kapısında aziz fotoğrafları asılı olan evden dışarı çıkıyor: Beyaz önlüğü, simli parlak ojeleri ve kabarmış saçlarıyla. 50 yaşının üstünde Fernanda ve yıllardır bu sokakta kızarmış pizza yapıyor. Duvarlara asılı sunakların yanına, bazen o sokağın yaşlı bir sakininin öldükten sonra da fotoğrafı asılıyor. Biliyorum ki, bu sokaktan göçüp gittiğinde, Fernanda’nın da fotoğrafını asacaklar. O bu sokağın en önemli yüzü, değeri.

Kızarmış pizza Napoli’nin en sık tercih edilen sokak lezzetlerinden biri. Genelde içine mozarella ve istenilen diğer malzemelerden konulan hamuru kızgın yağda kızartarak yapıyorlar. Fernanda’nın yerinde de mozarella, ricotta, salça sosu, kekik, karabiber ve dilerseniz küçük küçük doğranmış et parçalarından koydurabiliyorsunuz. Ben salça sosu, peynirlerden ve karabiberinden koyduruyorum. Sıfır İngilizce, yarım İtalyanca şeklinde anlaşıyoruz. Kızarmış hamurun kıvamı ve içindeki malzemelerin hafif nemli kalmasını seviyorum. Sıcak sıcak yememizi tavsiye eden Fernanda’yı dinliyoruz ve önündeki sandalyelere oturarak, hamur kızartmalarımızı pardon “kızarmış pizzalarımızı” soğumasını beklemeden afiyetle yiyoruz.
Pizza Fritta da Fernanda Adres: Via Speranzella, 140

Sabahtan beri yürüdüğümüz için yorgunuz. Biraz dinlenmek biraz da rahat rahat oturup, etrafı izlemek için Barbellini meydanındaki Caffe Letterario’ya geliyoruz. Herkes tepedeki yakıcı güneşi fırsat bilip, kafenin önüne dizilmiş masa sandalyeleri doldurmuş. Yüzlerini güneşe dönmüş, kahve veya spritz’lerini içiyorlar. Birkaç genç de meydandaki heykelin etrafında biralarını yudumlayıp, yüksek sesle sohbet ediyor. Kafenin önündeki kısma geçip, insanları izlemeye ve Napoli’yi daha çok sevmeye başlıyorum.
Caffe Letterario Adres: Piazza Bellini, 70

foto19-s.jpg

foto20-s

Tribunali sokağının çevresini de gezdikten sonra seramikli duvarlarını ve bahçesini merak ettiğim Santa Chiara manastırına gidiyoruz. Burası cennet bahçesi gibi; her yeri sarı, mavi seramiklerle kaplanmış, ağaçlar ve sütunlar içinden geçerek sessizliğe teslim olacağınız bir yer. Girişe 6 Euro almaları şaşırtıyor (çünkü genelde birçok manastır ücretsiz) ama içeri girdiğimde bunu sorun etmiyorum çünkü gördüğüm manzarayla baş başa 15-20 dakika geçirmek çok iyi geliyor.
Santa Chiara Manastırı Adres: Piazza del Gesù Nuovo, 18

foto27-s.jpg

Hayalini kurduğum tüm tatları denediğime emin olduktan sonra artık trene binmeye ve Roma’ya geri dönmeye hazırım. Yalnız geriye tatmamız gereken bir tatlı daha kaldığını hatırlıyorum. Galleria Umberto I’da bulunan Sfogliatella Mary’de bu kez sfogliatelle değil babâ tatlısı yemeye hazırız. Önündeki sıra fazlaca uzun olduğundan biraz buruk bir şekilde vazgeçiyoruz. Nasılsa başka bir yerde buluruz diyerek, daha yüksek katlı evlerin ve nezih mekanların bulunduğu Via Giuseppe Verdi yönüne doğru yürüyoruz. Burada gördüğümüz tarihi bir kafe olan Bar de Rosa’dan babâ tatlımızı da alıp, mideye indirdikten sonra artık Napoli’ye hoşçakal deme vakti. Bu tatlı şerbetli bir ekmek kadayıfına benziyor, tek farkı üzerine son anda rom dökülerek servis edilmesi. Bana biraz ağır gelse de, yine de tadılmalı diye düşünüyorum.
Sfogliatella Mary Adres: Galleria Umberto I, 66
Bar de Rosa Adres: Via Giuseppe Verdi 14

foto12-s

foto14-s

foto11-s

foto13-s

foto16-s

Napoli, bugüne kadar gezdiğim yerlerden biraz Barselona, biraz Bangkok biraz da yaşadığım şehir olan İstanbul’u andırıyor bana. Gizemi, heyecanı, kaosu hiç eksik olmamış ve hiç de eksik olmayacakmış gibi bir his veriyor. Yolda yürürken beş dakika sonrasını kestiremeyeceğiniz anlar oluyor; bu yüzden aniden köşeden karşınıza çıkıveren motorlara veya arkasındaki-önündeki arabaya dokunarak hafifçe itme suretiyle park eden arabalara da şaşıramıyorsunuz. Napoli’yi seviyorum çünkü birbirinden farklı insanları bir arada görmeyi seviyorum. Kuralsız bir yaşamı aynı zamanda geleneklerini devam ettiren kültürleri seviyorum. Ve tabii ki pizza ve kahve kokusunu seviyorum.

foto23-s.jpg

foto22-s

Vaktiniz varsa şu noktalara da uğrayın:

  • Sadece kilise mumu, İsa heykelleri ve dini diğer eşyaların satıldığı mistik bir sokak: Via S. Gregorio Armeno,
  • Maradona’dan kalan eşyaların bir köşede özenle saklandığı kahveci Bar Nilo,
    Via San Biagio Dei Librai, 129
  • Sergi ve etkinliklerin düzenlendiği eski saray binalarından Palazzo Venezia,
    Via Benedetto Croce, 19
  • Oturarak, klasik menülü bir trattoria’da yemek yemek isterseniz Trattoria da Nennella,
    Vico Lungo Teatro Nuovo, 103/104/105 // 15:15’te kapanıp 19:15’te açılıyor
  • Şehrin birçok yerinde karşılaşacağınız tarihi çikolata ve dondurmacı Gay Odin,
    Via Toledo, 214
  • Eğer başka bir yerde daha kızarmış pizza tatmak isterseniz Antica Pizza Fritta da Zia Esterina Sorbillo,
    Piazza Trieste E Trento, 53
  • Tarihi ve etkileyici bir saray olan Palazzo Reale di Napoli,
    Piazza del Plebiscito, 1 (giriş 4 Euro, çarşamba kapalı)
  • Pazar gezmeyi seviyorsanız Porta Nolano çevresini; özellikle meyve ve balık pazarlarını öneriyorum.

foto24-s

foto25-s

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s