Havaalanı

Geçiş

Havaalanı… İsminin aksine; bütün nem bulutunun, kuru havanın, plastik kokusunun, bazen girişindeki sigara dumanının yoğun olarak hissedildiği alan. Bir sürü gri kutu, lacivert kuru, x-ray cihazı, kamera, bilgisayar, polis telsizi, polis. Taksi, özel araba, otobüs… İnsan, insan, insan.

Taksiden inip, “şöyle vereyim, buyurun” diyerek uzattığım paranın üstünü alıp, kapıdan giriyorum. En az sıra olan kuyruğu seçip orada bekliyorum. Üzerimi yokluyorum; varsa kemerimi çıkarıyorum. Küpelerimi, kolyelerimi elliyorum; “herhalde altın ötmez…”. Ceketimi de çıkarıp, hepsini gri kutuya diziyorum. İçine tam sığdığından emin olmalıyım, cihazın bandından geçerken kayıp dışarı düşmesin.

– “Gösterebilir misiniz bilgisayarı?” diyor polis. Gösteriyorum. Son dönemlerin olmazsa olmaz kuralı: Laptop açılıp bir kez tıklanıp, görevliye masaüstü gösterilecek. Gösterilecek ki bilgisayarın, bilgisayar olduğundan emin olunabilsin. Cihazın, kimseye zarar verme ihtimali olmayan masum araçlardan biri olduğu kanıtlanınca yola devam edilebilsin.

X-ray cihazının sebebini anlamadığım bir şekilde ötmesiyle; yana çekiliyorum. Kadın polis üzerimi arıyor. Önce memelerime dokunuyor, sutyen giymiyorum. İşi kolay. Sutyen olsaydı eğer, belki içindeki metalsi telin ötmesinden şüphelenirdim ama bu durumda ne ötmüş olabilir ki? Aşağılara iniyor, bel kısmım sonra kalçalarım ve son olarak şöyle bir dokunup geçtiği bacaklarım… Temiz çıkıyorum. Masumum!

Eşyalarımı da gri plastik kutudan alıp, check-in sırasına giriyorum. Yandan girmeye çalışan yaşlı bir adama: “Biz burada neciyiz? Neden sırada bekliyoruz? Sıraya girsene kardeşim” diyor biri. Duymazlıktan gelen adam, yanaşıp birinin önüne geçiyor. Sıramın önüne geçen insanlara sinirlenmiyorum. Sinirlenirsem eğer müdahale etme zorundalığı hissetmek beni gerecek, bunu biliyorum.

Sıra bana gelince bavulun kilosuna bakıyorum. Kiloyu aşmadığıma emin dahi olsam orada yazan rakamı görmek hoşuma gidiyor. Üzerine uçak no’sunun yazıldığı etiketi yapıştırıp, elime bileti tutuşturan kıza bakıyorum:

“Acaba, en son ne hayal etti?”, “Tatil gününü iple çekiyor mu?”, “Sevdiği oğlanı delicesine arzulayıp, oturduğu koltukta ıslandığı olmuş mudur?”, “Bütün bunları düşünecek vakit bulmuş mudur?”…

Teşekkür edip, biraz hafiflemiş bir halde pasaport kontrolünden geçiyorum. Kalabalık içinde Türkçesi biraz kırık gurbetçiler var. Yılmaz Güney’in gurbetçilerinin resmi geliyor aklıma, istemsizce kıyaslama yapıyorum. Kaşlar, gözler, şiveler, giysiler, bilezikler, kasketler…

Sıra bana gelince pasaportumu uzatıyorum. Polisin bir şey aradığını görüp “işte orada” diyerek çıkış harç pulumu gösteriyorum. Polise gülümsüyorum, beni pek sallamıyor. Damgayı hızlıca vurup, pasaportumu elime uzatıyor. “Teşekkürler” diyorum. Bekleyeceğim kapının numarasını büyük ekranlarda bulup, uzunca yürüyorum. Tekrar bir kontrolden geçip, çantamda sıvı, yakıcı alet, kesici alet vs. olmadığına emin oldukları bölümü de “temiz” olarak atlattıktan sonra uçağa geçeceğimiz kapıyı buluyorum. Önündeki sandalyelere bakıp, en temiz, en güvenli, çocuksuz, sakin ve konuşmaya pek meraklı gözükmeyen bir insanın yanına oturmaya hazırlanıyorum.

Rahat Nefes

Bekleme salonu rahatlamaya hazır olduğum yer. Taşıyacak eşyam az, pasaporta damga vurma esnasında yaşadığım -neden olduğunu anlayamadığım halde- kısa süreli gerginlik yok, oturup rahat rahat insan gözlemleyebilir, kitap okuyabilirim. Hatta belki en sevdiğim birkaç şarkıyı bile dinlerim.

Annesinin eteğini çekiştiren çocuğun çığlıkları kulağımı rahatsız ediyor. Kardeşi bekleme salonunun pencerelerinden yansıyan gölgelere basmadan yürümeye çalışıp, kendini eğlendiriyor. Aklıma çocukluk günlerim geliyor o an. Salondaki halıları ada, koltukları gemi, parkeleri deniz olarak hayal ettiğim ve bir gemiden diğerine denize düşmemeye çalışarak ve olabildiğince tek seferde gemilere (koltuk) basarak atlamaya çalıştığım, kendimce yarattığım oyunlar…

Arkamda oturan çiftin sarışın çocukları Fransızca cümleleri ardı ardına sıralıyor. Kelimelerin melodisi, birbiriyle uyumu ve gırtlakta yarattığı sert oyunlar hoşuma gidiyor. Fransızca konuşan bir erkek nasıl tutkulu görünüyorsa gözüme, bu dil bir çocukta da o kadar masum duruyor. Masal kitabı okuyormuşçasına konuşuyor çocuk. Bir süre hiç anlamadığım o masalı dinliyorum.

Yanıma oturacak kişiyi seçmeye -aslında tahmin etmeye- çalışıyorum. Saate bakıyorum. Instagram’a bakıyorum. Kim, nerede, nasıl, ne yiyor, nasıl eğleniyor? İhtiyacım olmayan bir sürü detay gördükten sonra telefonumu çantamın orta cebine koyuyorum. Saate yine bakıyorum. Kapının açılmasına daha var.

foto2

Geçmiş

Daha önce “seçtiğim” insanların nasıl da, uçakta tesadüfen yanıma denk düştüğünü hatırlıyorum. Yıllar önce Berlin uçuşu öncesi seçtiğim, “kesin bu olacak” dediğim kemik çerçeveli gözlük takan adamın gerçekten de yanıma oturmasını anımsıyorum. Elimdeki Orhan Pamuk kitabına bakıp, yazar hakkında birkaç soru sormuştu. Aslında sohbet başlatmak için sadece bir bahaneden ibaret olduğunu bilsem de, dikkatlice Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü alışından söz etmiş, O’na olan hayranlığımdan bahsetmiştim. Kitaplarında geçen İstanbul ile adamın o dönemde gördüğü İstanbul’u kıyaslamıştık. Kibarlık yapıp, First sakız bile ikram etmiştim. Alıp, teşekkür etmişti. Yol boyunca şu anda hatırlayamadığım birkaç şey hakkında da konuşup, Berlin’e vardığımız “hoşçakal” deyip, vedalaşmıştık. O zaman kendime itiraf edemesem de, telefonumu istemediğine ya da en azından “Berlin’de müsaitsen, bir gün buluşalım” gibi bir şey söylememesine içten içe bozulmuştum.

Bir de, Amsterdam’a gitmek üzere, başka bir bekleme salonunda, gözüme kestirip, “kesin yanıma oturacak” dediğim yaşlı bir amca var. O amcayı görüp, yalnızlığından ötürü yanıma oturacağını sezmiştim. O esnada bir öğrenci havaalanı hakkında bana bir anket uzatıp, “sizi geçen seferden hatırlıyorum, yine üzerinizde bu Beatles tişörtü vardı” demişti. Seçtiğim amca yanıma oturduğunda ilk olarak peynirli poğaça, sonra da zeytinyağlı yaprak sarma ikram etmişti.

-Bu kadar yiyeceği nasıl soktun amca içeri? demek yerine, “çok lezzetli, teşekkürler amca” demiştim. Daha fazla yemem için ısrar edince kibarca çok tok olduğumu söylemiştim. Yol boyunca kafamı oğullarının başarı hikayelerinden, kızlarının evlenip Amsterdam’a yerleşme hikayelerine kadar birçok şeyle meşgul edip durdu. O kadar yorulmuştum ki o amcayı dinlemekten, kafamı çevirip uyuma numarası bile yapmayı denemiştim. Uyuma numaram işe yaramamış, amca sürekli beni dürtüp bir şeyler anlatmıştı.  Tek iyi yanı amcanın anıları ve soruları sayesinde sürenin çabuk geçmesi ve biran evvel Amsterdam’a varabilmemizdi.

Giriş

Gölgelerden atlayan kız çocuğunu izliyorum. Onu izlerken, ara ara kitap okurken zaman hızla geçiyor. Yeniden uçuş kartlarını gösterip uçağa giriyorum. Bu defa yanıma oturacak herhangi bir kişi seçmiyorum, tahmin yapmıyorum. Tahminlerim yanlış çıkıyor.

Yanımdaki iki koltuğa Faslı bir çift oturuyor. Adam sarımsak, çam kokuyor. Yıllar önce babamın elinden düşürmediği çam kozalağı şeklindeki parfüm şişesi ve ara ara banyoya gidip, kapağını açıp içime çektiğim kokusu geliyor aklıma. Faslı adam sarımsağı neyin içinde yemişti bilmiyorum. Belki de direk yutmuştu, ya da biraz çiğnemişti. Yararlı diye… 50’li yaşlarındaki bu çifte dönüp bakıyorum. Kadın durmadan konuşuyor, adam kafa sallıyor. “Yeter artık sus” gibi bir işaret yapıyor. Kadın durmaksızın konuşmaya devam ediyor. Kadının ellerinde taşlı yüzükleri var, ojeleri çıkmamış, elleri bakımlı. Kokusu temiz. En azından sabun ve deterjan kokusunu alabiliyorum. Kelimelerden, harflerin çıkardığı sesten sıkça dinlediğim Mohsen Namjoo şarkılarından da aşina olduğum Farsçayı hemen tanıyorum. İçimden, kendi kendime gururlanmış bir halde, “dili bilmesem de tanıyabildim” diye seviniyorum. Kadın bana hiç dönmüyor. Bu durum biraz sinirime dokunuyor. Normalde hep, yanıma oturan kişi bana döner, şöyle bir süzer ve sonra da gereksiz bir soruyla sohbeti başlatırdı. Bu çift ise ilgisiz, meraksız. Bir süre sonra, kadına:

“Pardon, konuştuğunuz dil nedir acaba” diyorum? Arapça mı yoksa?

Saçmaladığım anlardan biri. Konuştukları dilin Farsça olduğuna kendi kendime bahse girip, kendi kendime emin olmamın üzerinden beş dakika geçmişken neden kadına böyle bir şey söyledim? Bildiğimi bilsin mi istemedim? Ya da çok bilmiş gibi gözükmek mi istemedim? Belki de bilinçaltım beni yönlendirmişti.

-“Persian” diye cevap veriyor. “Güzel” deyip önüme geri dönüyorum. İletişimimiz sadece bu soru cevapla ve beş on dakika sonra gelen “affedersin, geçebilir miyim” diye beni kaldırmak için söylediği cümle ile başlıyor ve sona eriyor.

Uçak inmeye yaklaşırken, ayaklarımın üşüdüğünü hissediyorum. Her uçak kalkışı ve inişi esnasında hissettiğim “o an” öncesi yoğun akışı kanımda hissediyorum. Bazen, tam “o an” gerçekleşmek üzereyken kan beynime hücum ettiğinde ve kalbim hızlandığına aklıma saçma bir şey gelir ve “o an” orada sonlanır. Kötü bir anı, ellerimdeki sarımsak kokusu, sevdiklerimin bir gün göçüp gideceği fikri…  Bu ve bunun gibi şeyler her şeyi sonlandırmaya yeter. Hızlanan kanım aniden geri çekilir. “O an” yarıda kalır. Yanaklarım ve boynum ısı kaybeder.

Buna benzer bir an yaşıyorum. Ayaklarım daha da buz gibi oluyor. Bacaklarımı üst üste dayayıp, sıkıyorum. İnmeye hazırız. Alakasız bir şekilde gözümün önüne Amsterdam’a giderken yanıma oturan yaşlı amcanın ikram ettiği poğaçalar geliyor. Gitmesine izin vermek istemediğim kan akışım yavaşlıyor. Vücudum gevşiyor. Uçak yere inmeye başladığında, nefesim de yavaşlıyor. Poğaçaların masumluğu sanki “o an”la çelişiyor. Tam sevişecekken gözünün önüne gelen yaşlı teyzeler, amcalar ya da kardeşin gelmesi gibi bir şey. Bu defa poğaçaların görüntüsü “o an”ı yarıda bırakıyor. Eğilip çantamı alıyorum, kemerimi çözüyorum. Ayağa kalkıyorum. Yanımdaki Faslı kadına sert bir bakış atıp, önünden yürüyorum.

21 Temmuz 2017 / Dalaman.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s