DENİZ, ÖZGÜRLÜK, YAZ VE ÜTOPYA: BURGAZADA

foto2-s.jpg

Hava 38 derece. En ufak bir esintinin, buzdolabını açtığım anlarda yüzüme vuran o serinliğin, mağaza ve market önlerinden geçerken bacaklarıma anlık çarpan klimalardan gelen soğuk dalganın peşindeyim. Musluğu en sağa dayadığım halde bir türlü daha soğuğu akmayan suyla sık sık yüzümü yıkıyorum. Çamaşır makinesinden yeni çıkmış serin çamaşırlardan, sarılarak medet umuyorum.

İstanbul’dayım. Herkesin yavaş yavaş şehri terk edip, Güney’e ya da Ege’ye gitmeye başladığı zamanlar. İstanbul sessiz, trafik açık. Esnaf daha çok dinlenme evresinde. Sokak araları güneş batmasından itibaren biraz dolmaya başlasa da, çoğunlukla gündüzleri güneşin altında veya yer yer gölge buldukları yerlerde yatan sokak kedileri ve köpeklerine teslim.

İstanbul’un seslerinden biri: Ada vapuru sesi. Bu ses, “hava orada da yakıcı bir sıcaklıkta fakat yine de denizin serinliğini ve sakinliği bir nebze olsun hissedeceksin” diyor bana.

Ada hissini seviyorum. Sadece, dört bir yanda denizin varlığını hissedebileceğim için değil; adaya has bir rahatlığın, boş vermişliğin, mutluluk veren sinestezik renklerin (sarı ve açık mavi, yer yer koyu turuncu) olduğunu bildiğim için. Adadayken, en sevdiğim dizelerin, içimden ve kendiliğinden döküleceğini bildiğim için:

“Bir kıyıdan baktım dünyaya, ellerimde tuz avcumda sedef. Bir mavilik, bir açıklık, özgürlük hasreti…”.

Gezinin kısa videosu için:

foto5-s.jpg

Ada hissi, aynı zamanda zihnimde yazlık hissini de beraberinde uyandırıyor. Her yaz gittiğin, bazı şeylerin değişmeden, yıllar geçse de aynı kalabildiği, mutlu olmanın ve tembellik yapmanın ayıplanmadığı, yer yer çocukluğuna, gençliğine döndüğün yazlık hissi. Her yaz gittiğinde elinle koymuş gibi bulabildiğin sokaklar, mekanlar, en sevdiğin dondurmacı, sahilin en az taşlı, denizin en az yosunlu ve berrak olduğu yeri, gece yakamozun en iyi izlenebileceği sahil noktası, çınar altında çay-simit keyfinin en iyi yapılacağı masa, tostunun ve limonatanın en lezzetli olduğu büfe… Hiçbir şeyin değişmeyeceğinden emin olduğun için, tanıdık hislerle; içinin güvenle ve sımsıcak düşüncelerle dolduğu yazlık hissi…

Bu ve benzeri düşüncelerle, İstanbul adalarında, yazlık yerlere gitmişim de, asılan ıslak havluların ve mayoların kokusunda gezerken, sokaklarda -her şeyin yerinin aynı kalacağından emin olsam da- başıboş kaybolabileceğimden, biraz şehir hissinden uzaklaşabileceğimden emin oluyorum. Ahşap binaların, sokaklardaki esnaf lokantaları ve büfelerin, tabelaların, kilise avlularının, kilise ve manastır bekçilerinin, köpeklerin ve gülleri en güzel açan bahçelerin aynı kaldığına tanık oluyorum.

Muhteşem olmasa da, denizin tam “orada”, tam karşımda olduğunu bilmek, yüzen yaşlı amcaların ve teyzelerin güneşten solmuş mayolarıyla keyifle kulaç atmalarını izlemek, Sait Faik’in, Demir Özlü’nün satırlarını aklımdan geçirerek, kendimi adaya emanet etmekten başka bir şey istemiyorum. Böyle sıcak günlerde, ada vapuru, simit-çay, soğuk ev limonatası, sempatik Rum aksanları, gül bahçeleri, begonvil sarmış binalar, birbirine açılan dar sokaklar ve kuş sesleri yetiyor. Tüm bunlar ve daha fazlası, İstanbul’u, O’nun adalarını ve insanlarını sevmem için yetiyor. Bir tek eksik var içimde: “Ah keşke, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı da yolunu düşürseydi adalara” diyorum.

foto1-s

foto4-version2-s

foto6-s

foto9-s

foto7-s.jpg

BURGAZADA ROTASI

Burgazada’yı gezmeye, sahil şeridinden başlıyorum. İskelenin hemen sağ tarafından, meyhanelerin, restoranların yan yana dizli olduğu, Burgazadalıların denize girdiği kısmından… Dümdüz yürüyerek, bembeyaz evlerin -çoğu artık boş olan- yanından geçiyorum. Renkleri solmuş kayıkların, park edilmiş bisikletlerin yanından geçiyorum. Plajların arkasında kalan manastır Aya Yorgi Garibi Manastırı’nın aşağıdan görünen kısmı çok güzel. Sadece pimapen pencereler olmasa keşke dedirtiyor. Girişi otlarla sarılmış, bu kısımdan girmek mümkün olmadığı için üst kısmına doğru tırmanıyorum.

**Aya Yorgi Garibi Manastırı, Pazartesi ve Cuma günleri kapalı. Eğer denk gelebilirseniz manastırın zangocu Yorgo Güller ile tanışın. Sohbet edin.

foto12-s.jpg
Yolumun üstünde önce Madam Martha Koyu var. Bu koy bence, Burgazada’nın denize girmek için en güzel koyu. Plajı sakin, denizi diğer kısımlara göre daha temiz. Hikayesiyle de beni her gördüğümde bir kez daha etkiliyor. Ermeni balerin Martha, uzun yıllar burada yaşamış. Denizin tadını her gün çırılçıplak yüzerek burada çıkarmış. Hakkında çıkan söylentilere dayanamayıp, bir gün intihar etmiş. O günden beri, Martha’nın koyu olarak anılıyor burası. Koya bakarken, Martha’nın hikayesinin doğruluk payını düşünmeden, gözümün önünde bembeyaz balerin kostümüyle, dalgalar arasında yüzen Martha’yı canlandırıyorum. Bu koyun girişi ağaçların arkasında kaldığından ve ulaşması biraz daha zor olduğu için, birçok insan sahildeki, iskeleye yakın yerleri tercih ediyor. Bu sebeple de tenha, huzurlu.

foto14-s.jpg

foto13-s

Martha Koyu’ndan sonra, bahçeleri kayısı kokan evleri ve arka sokakları geziyorum. Karşıma Aya Yorgi Garibi manastırının üst girişi ve kilise çıkıyor. Çanları ve mini avlusu, mavi-beyaza boyanmış renkleri gözüme o an çok güzel gözüküyor. Tanıdık gelen her hissin, insanda “güzellik” duygusu yarattığını düşünürken, Yunanistan’da ziyaret ettiğim kilise ve manastırları hatırlıyorum.

Aya Yorgi Garibi Manastırı Adres: Gönüllü Cad.

foto27-s.jpg

Bu ziyaret sonrasında artık iyice yorulmuş olduğumdan yokuş aşağı inip, çok sevdiğim Four Letter Word Cafe’ye uğruyorum. Yoldan geçen yaşlı bir teyze: “Ne güzel oldu, burayı da böyle yaptılar, değerlendi” diyor. Her zamanki gibi Iced Latte söyleyip, yoldan geçenleri izliyorum. Ben bu defalık almadım ama kahve yanına günlük çıkan kek ve tatlıların da çok lezzetli olduğunu belirtmeliyim.

Four Letter Word Adres: Burgazada Mah., Takımağa Sok., No 1/A

foto29-s.jpg

Sonraki durağımda, annesinin Sait Faik Abasıyanık’ın ölümü ardından Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışladığı, 1938’de aldıkları köşk var. Sait Faik Abasıyanık’ın Müzesi olarak geçiyor. Sait Faik’in o yıllarda yaşadığı köşk, bugün müze ev ve yazarın anılarına sadece eşyalarla değil, yazı ve anlatımlarla da tanıklık edebileceğiniz bir yer. Her katında, yazarın anılarının olduğu defterleri, kitapları, özel eşyaları ve köşke hediye gelmiş resim ve tablolar var. Özellikle, doldurma suyla yüzünü yıkadığı porselen kap ve sürahinin bulunduğu yatak odası ve en üstteki deniz gören çatı katı odası benim için çok etkileyici.

**Pazartesi ve Salı günleri hariç 10:00-19:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Sait Faik Abasıyanık Müzesi Adres: Çayır Sok. No: 15

foto23-s.jpg

Müzeden aldığım kâğıtta yazan şu yazıya* bakarak sokaklardan sahil kısmına doğru iniyorum. Sait Faik Abasıyanık Sokağı begonvilleriyle, ağaçların arasına kurulmuş mini köşkleriyle, birbirinden farklı melodide kuş sesleriyle ayrı bir güzel geliyor gözüme.

*Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanların arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmazsam deli olacaktım.

foto21-s.jpg

Diğer görmek istediğim yer ise, kubbesinin adanın birçok yerinden göründüğü, 1899’da yaptırılan Ayios Ioannis Kilisesi. Adadaki baş kilise olarak geçen bu yapı, Burgazada’nın en özel yerlerinden biri. Girişinde, duvara asılı olan kilisenin mimari çizimi, eski fotoğrafları ve Burgazada’nın siyah beyaz eski halleri sizi karşılıyor. Dışarının aksine taşlarından etrafa yayılan serinlik, giriş duvarı önündeki mumlar ve mütevazi süslemeler kiliseden en çok aklımda kalanlar.

Ayios Ioannis Kilisesi Adres: Takımağa Meydanı Sok

Son olarak, adalıların gözde büfelerinden olan Cafe Anjelik’te tam bir “ev hamburgeri” yiyorum ve soğuk ev limonatasını içiyorum. Buranın sıkça tercih edilen bir diğer lezzetinin ise İtalyan salatası ve sosisle sunulan “Anjelik” olduğunu öğreniyorum.

Cafe Anjelik Adres: Burgazada Mah., Çarşı Cad., No 1/C

foto30-s.jpg

Midemde hiç yer kalmamasına rağmen, uzun yıllardır hizmet veren Ergün Pastanesi’nin çok konuşulan çilekli veya vişneli milföy tatlısını yemek için pastaneye uğruyorum. “Hayatımın tatlısıydı” diyemesem de, hafif kreması ve çıtır-hafif yağlı milföyü ile bu tatlı eşliğinde yeni demlenmiş çayımı içip herhangi bir pişmanlık duymadan mekandan ayrılıyorum.

Ergün Pastanesi Adres: Gezinti Yolu Cad.

foto16-s

foto19-s

foto26-s

foto11-s

Yavaş yavaş azalan güneşin altında vapuru beklerken, tekne sesleri ve hareket biraz daha artıyor. Ada hisleriyle dolu bir gün benim için burada sonlanıyor.

Son Notlar: Özellikle gün batımında, sahilde yer alan meyhanelerden Barba Yani veya Fincan’da rakı-meze keyfi tavsiye ediliyor.  Eğer gün batımına kalacaksanız bu adresleri tercih edebilirsiniz. En iyi gün batımının Kalpazankaya olduğu söylenir fakat ben Martha Koyu veya iskele yakınındaki mekanlarda gün batımını izlemeyi daha çok seviyorum. Hakkettiğinden daha fazla popüler olduğunu düşündüğüm Kalpazankaya restoranı ise pek tercih etmiyorum.

Barba Yani Adres: Burgazada Mah., Yalı Cad., No: 8
Fincan Cafe Adres: Burgazadası Mah. Yalı Cad. No:8

foto22-s

foto18-s

foto10

foto17-s

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s