2016: Şehir ve Sokak Keşifleri

01-lizbon-alfama

Bir şehre gitmeden önce sokak sokak, adres adres gideceğim her yeri araştırır, defterime not ederim. Fotoğraflar bulurum. İnsanları önceden gözüme kestirip tanışma mesajları bile atarım. Benim için önemli olan; bir şehri turist gibi gezmek değil, gerekirse çat-pat o ülkede konuşulan diliyle ya da beden diliyle de olsa insanlarıyla tanışmak, konuşmaktır. Her ne kadar planlı bir gezici olsam da aniden karşımıza çıkan, beklemediğimiz anlarda kaybolarak farkına vardığımız sokaklar da yan masada oturan ve bir merhabayla sohbete başladığımız anlık muhabbetler de daima çok özeldir. Belki de tesadüflere inanmayan biri olarak, en güzel “tesadüfler” plansızca keşfedilenlerdir. Bu yüzden, geriye dönüp şöyle bir baktım ve benim için, 2016’nın “biz planlar yaparken başımıza gelmiş” en güzel, en sürpriz noktalarını yazdım:
Bu yıl gezdiğim yerler arasında beni en çok etkileyen bölgelerden biri Lizbon’daki Alfama bölgesiydi. Alfama sokakları içimi ısıtan hikayelerle doluydu. Madredeus’un en sevdiğim şarkısı “Alfama”nın kafamda çalıp durduğu anlarda, eski binaların ve o binaların arasına dizilmiş süslerin asılı olduğu sokaklarda gezinirken mutsuz olmak imkansızdı. Burası, tabii ki gezi listemde yer alıyordu fakat beklemediğim bir şekilde heterojen bir toplulukla (işçiler, öğrenciler, sokakta yaşayanlar, penceresinden çamaşır silkeleyenler, şık giyimli insanlar, esnaf lokantalarını dolduran çalışanlar; mavi ve beyaz yakalılar…) karşılaşmam, arka sokaklarına gidince turistik bir histen bütünüyle arınmam bu bölgeyi daha da sevmeme neden oldu.

02-lizbon-pink-streetYine Lizbon’da yer alan Rua do Alecrim ve Nova do Carvalho; diğer adıyla Pink Street hiç beklemediğim bir şekilde beni şaşırttı. Bu küçük şehirde sanki herkes bu noktada toplanmıştı… Bir gece gezerken, elimize tutuşturulan bir bar davetinin üzerindeki adreste yazan; “Pink Street” yazısı üzerine öğrendiğimiz bu sokakta ve haliyle gece hayatının odağında bulmuştuk kendimizi. Geceleri yüksek sesli müziğin, insan kahkahalarına karıştığı kalabalığın arasında; eskiden genel ev şimdi bar olan Pensao Amor adlı mekanı ararken -tesadüfen bu mekan da bu sokaktaymış- bu coşkuya kapılıp, hayatın daima sokaklarda can bulduğunu bir kez daha anladım.

03-roma-via-dei-capellari

İçimi pozitif enerjiyle dolduran şehirlerin başında gelen Roma’ya üçüncü gidişim olmasına rağmen ilk kez keşfettiğim; Via dei Capellari ve Via del Pellegrino sokakları hem fotojenik görüntüsüyle hem de üzerlerinde sıralanmış atölyeler ve şirin kafeleriyle hafızama kazındı. Belki daha bilmediğim ve bir dahaki seferde karşıma çıkacak ne sokaklar vardır diye düşünmeme sebep oldu.

04-milano-gian-giacomoBir akşam üstü, kalabalıktan uzaklaşıp Milano’da San Lorenzo yakınlarında gezerken bir anda karşımıza çıkan Via Gian Giacomo Mora sokağı üzerindeki mavi panjurlu evler, ikinci el giysi satan dükkanlar ve kokteyl barlar sayesinde içim ısındı. Gençler mekan önlerini doldurmuştu. Bu sokak sayesinde; Milano denilince herkesin aklına ilk gelen, “Duomo” ve çevresi, “moda” akımları ve “sanayi şehri” hissinden çok uzakta kareler kaldı aklımda.

05-munih-mullerstresse

 

06-munih-mullerstrasse

Soğuk bir günde Münih’de Müllerstrasse üzerinde yer alan kafeler ve barlar sayesinde bu şehri o gün, biraz daha sevmeye başladım. Berlin’e kalbimi tam anlamıyla kaptırmış biri olarak; Münih’e aşık olmak zordu ama mekanlarıyla ve o mekanlara takılan insanların verdiği havayla bana Berlin’i anımsatan bu sokağa karşı bir şeyler hissettim. Oturduğum Loretta Cafe’nin dış kısmında bir Tegernsee birası eşliğinde yoldan gelip geçenleri seyrettim.

07-pragPrag’ın gürültüyü çok seven ve her yerde bale tütüleriyle gezen “bekarlığa veda” particilerinden sıkıldığımız bir akşam; kesin bir yerlerde “cool” kafeler olmalı diye düşünürken karşılaştığımız; Karoliny Svetle ve Bartolomejska sokakları sayesinde Prag’ın yerlilerini de nihayet görmüş olduk. Özellikle gençlerin doldurduğu bar ve kafelerden indie müzik tınıları yükseliyordu. Standard Cafe’nin rahat koltuklarına kurulup, buzlu zeytin eşliğinde gelen Prag biralarından denedik ve yan masadaki genç kızlarla tanışmaya çabalayan; “eski Rockçılardan kim kaldı?” sorusunun cevabı sayılabilecek görüntüde yaşlı bir amcanın çaresiz çırpınışlarına tanık olduk.

08-budapeste-jewish-quarter

09-budapeste-macesz-bistro

Budapeşte’deki “Old Jewish Quarter”de yer alan Dob Utca ve Kazincy Utca sokağına adım attığımız anda şehrin eskimiş, yorulmuş ve geçmişe yenik düşmüş tüm ruhundan arınıp gençlerin bir bir bu sokaklar üzerindeki barları oldurduğu, daha neşeli bir atmosfere şahit olduk. Yan yana sıralanmış “kert” yani bahçeli barlar ve pubların yanı sıra, Musevi restoranlarının da olduğu sokakta, “fine dining” konseptli Macesz Bistro’da gezi süresince en lezzetli risotto ve et yemeğini yemiş olduk.

10-belgrad-savamalaBelgrad’ın Jazz müziğine doyum olmayan bölgesi Savamala’da ve sokağı Karadordeva’da, sürpriz bir şekilde denk geldiğimiz sokak festivali sayesinde; bir gece içinde bir sürü yerde bulunduk, KC Grad’ın bahçesinde Jazz’a neredeyse doyduk ve Mikser House’un ev sahipliği yaptığı gecede eğlenceli DJ’ler eşliğinde sokakta dans ettik.

2016’ya dair daha yazılacak çok yer, sokak ve anlar olsa da bunlar aklımda en fazla kalanlardı. Bütün olumsuzluklara rağmen bu yılı bir ucundan yakalayıp, yaşamaya devam ettiğimiz -etmeye çalıştığımız- günlerin ardından bakalım 2017 hangi şehirlerle ve hangi keşiflerle geçecek…

– theMagger sitesi için yazılmıştır. 

Reklamlar