Motosiklet Günlüğü: Budva ve Kotor

foto1.jpg
Bir sabah, “haydi atlayıp bir yerlere gidelim” diyoruz. “Uzak olmasın, vize evraklarıyla uğraşmak zorunda kalmayalım, hesaplı bir seyahat olsun. Bize verdiği his biraz “İtalya gibi” olsun. Hatta motora atlayıp yollara düşelim”. Bunlara uygun yerleri incelerken karşımıza vizesiz gezebileceğimiz birçok yer çıkıyor. Uzaklığı ortadan kaldırınca elimizde kalan Bosna Hersek’i zaten gezmişiz, Sırbistan’ı da yakında gezeceğiz… O halde, denizin ortasında yer alan ada fotoğrafı ile sıkça karşımıza çıkan Budva’ya; Karadağ’ın çok konuşulan “tatil” beldesine gidelim diyoruz.

Önce Arnavutluk’a gidip Tiran’ı geziyoruz. Tiran merkeze gelince kendimizi sanki Türkiye’de bir şehirde gibi hissediyoruz. İnsanlar, camiiler, etraftaki dükkânlar kısacası her şey çok tanıdık. Bulduğumuz avlulu bir kafeye oturup sıcak kakao içiyoruz. Sonra da bir sandviççide atıştırıp, fiyatların ne kadar uygun olduğunu fark ediyoruz.  Yaz olduğu için canımız deniz çekiyor. Biran önce Budva’ya varmak için hayaller kuruyoruz. Gözümün önüne, yola çıkmadan önce araştırdığım Budva’nın “eski şehir” içindeki dar sokakları ve taş meydanları geliyor. Tiran’daki Et’hem Bey Camii’si önünden kalkan bir shuttle ile Budva’ya doğru yola koyuluyoruz. Bu shuttle her gün belirli saatlerde buradan kalkıyor, Montenegro Hostel tarafından koordine ediliyor.

Tiran-Budva arası 5 saat boyunca yolda gördüklerim beni biraz şaşırtıyor. Yeşilliklerin arasında küçük evler ve sayısını hatırlamadığım kadar mobilya dükkânları ve depoları yol boyunca dizilmiş. Birçoğunun üzerinde İtalyanca isimler yazıyor. Daha önce hiçbir yol kenarında bu kadar fazla mobilya dükkânı görmemiştim. Bahçe içlerinde yer alan salaş çay bahçelerini, köhnemiş bakkalları ve terk edilmiş binaları geçiyoruz. Şoför radyoda kendi dillerinde, hareketli bir şarkı açıyor. Aracımız hızlanıyor.

Birkaç sene önce buna benzer bir yolculuk olan; Saraybosna’dan Mostar’a seyahatim sırasında trende gördüklerimin de benzer ama çok daha huzur verici olduğunu hatırlıyorum. Hatta defterime yazdığım şu yazıyı dönüp okuyorum:

“Saraybosna’daki tren istasyonunda biraz (3-4 saat kadar) vakit geçirdikten sonra eski vagonlu trenimize binip Mostar’a doğru yola çıktık.80’lerde gibiyiz, her şey çok eski. Kurallar yok, sigara bile içiliyor. Yemyeşil vadilerden, küçücük evlerin sıralandığı köylerden, altından suların aktığı eski köprülerden geçiyoruz.

Tren istasyonlarına ayrı bir ilgim vardır. Ne zaman bir istasyona gelsem, içimi garip duygular kaplar. Bu defa içimde bu garip duyguların ötesinde şeylerin gelip gittiğini sezdim. Saraybosna tren istasyonuna bir gün giderseniz ne demek istediğimi belki anlarsınız. Mermi izlerinin delik deşik ettiği kolonlarıyla istasyonu, sigara dumanlı vagonları ve eski tip gişeleriyle belleğimden uzun süre çıkmayacak…. 

Mostar’a gece vardık. Trendeki gördüğüm manzara bile bu ülkeye değişik bir sempati beslememe yetti. Gece çıkıp sokaklarda gezdik, anlamadığım bir dilin yüksek sesiyle yankılanan barlarının önünde etine dolgun kadınlarla, erkekler vardı. Bazı barların içinde neon renkli ışıklar dönüyordu, altında dans ediyorlardı. Şöyle bir baktım… Sonra mermi izlerinin büyüklüğüne ilk kez bu kadar yakından tanıklık ettim.”

deniz-fotosu
Bu yolda gördüklerim ise daha çok sanayi izleri taşıyor. Görüntü kirliliği hakim olan yoldan tam üç buçuk saat sonra sıyrılıp yeşilliklere varıyoruz. Git gide daha tepeye doğru çıkıyoruz. Bu defa gördüklerim daha güzel. Yolun sonuna doğru Adriyatik Denizini görmenin verdiği hisle sakinleşiyorum, merakla cama yaklaşıyorum. Deniz kenarında rengârenk şemsiyeler, kıyıya çarpan dalgalar ve dalgaları karşılayan insan kalabalığı. Biraz ilerledikten sonra, denizi gördüğümüz yamaçtan yokuş aşağı inerek müthiş bir kalabalığın olduğu Budva’ya varıyoruz.

ev-1
Bu kalabalıkla karşılaşacağımızı daha önce okuduğumuz yazılardan da bildiğimiz için, tepelerde yer alan ve çoğunlukla yerel “yazlıkçıların” yaşadığı, Topliski Put denen bölgeden Airbnb üzerinden bir ev kiralamıştık. İngilizce bilmemelerine rağmen, sürekli gülümseyerek vücut diliyle bize adres tarif eden insanları görünce kalacağımız bölgeye daha da ısınıyoruz. Birkaç komşunun yardımıyla kapısında numarası yazmayan evimize varıyoruz. Önü tamamen açık balkonumuzdan Budva manzarasına bakıyoruz. Biraz soluklanıp, çevremizdeki herkesin Karadağlı olduğunu, bu evleri de yazlık ev olarak kullandığını görünce içimi tam bir yaz coşkusu kaplıyor. Evin sahibi bize bir şişe şarap getiriyor ve Budva haritası veriyor. Bu haritaya bakıp, gezi notlarımı incelemeye başlıyorum…

Aynı Santorini’deki gibi bir motor kiralayıp, tepelere çıkmanın,  yerel kahvelerin ve tabii yerel halkın arasına karışmanın hayalini kuruyoruz. Ne yazık ki çok iyi motorlar olmasa da -hatta biraz külüstür- bir motorla Budva’yı ve sonra kıyı şehri olan Kotor’u keşfetmeye hazırız.

foto2.jpg
Budva Eskişehir
Adriyatik Denizi kıyısında bulunan bu şehir, 2500 yıllık bir geçmişe sahip. Tarihi notlarda önce Venediklilerin sonra Osmanlının eline geçtiğini okuduğumuz andan itibaren, bu şehre hakim olan İtalyan etkisinin sebebini de kavramış oluyoruz. Stari Grad; yani eski şehrin içinde pizzacılar, dondurmacılar, barlar ve tabii ki turistik dükkânlar yan yana sıralanmış durumda. Bu kafelerin birinde; Juice Bar’da oturup bruschetta yiyip, taze meyve suyu içtikten sonra görmeyi en çok istediğimiz yerlerden biri olan tarihi Podmaine Manastırı’na doğru ilerliyoruz. Eski şehirden burası 1 km. sürüyor ve biraz yokuş… Fakat motoru merkeze bırakıp yürümeyi tercih ediyoruz ki, bu esnada çevrede yer alan evleri, insanları inceleyebilelim. Hatta bu sayede manastıra varmadan önce bulduğumuz bir ağaçtan böğürtlen de topluyoruz.
foto7.jpg

foto9.jpg

foto8.jpg
Tepeye vardığımızda, o sıcağa ve yola rağmen değdiğini anlıyoruz. Manastırda çalışanlardan ve rahiplerden başka kimse yok. Girişte Dimitris adında bir çocuk bize bir şeyler anlatıyor ama anlamıyoruz. Gülümseyip selam veriyoruz. Arkasında duran yaşlıca bir adam yerleri süpüren Dimitris’e “hadi işine bak” gibilerinden bir hareket yapıyor, biz de manastırın içine giriyoruz. Manastır binasında ve geniş avlularında geziniyoruz. Manzaranın nefes kesici olduğu bu terasta gözümün önüne Before Midnight filmindeki yemek masası sahneleri geliyor. Özel dini bayramlarda Maine köyünden gelen tüm kabile üyeleri bir araya gelip bu uzun masada yemek yermiş. Tabii benim kafamdaki film sahnesiyle, bu sahnenin uzaktan yakından bir ilişkisi olmasa da, yine de gördüklerim hayal gücümü harekete geçirmeye yetiyor. İnsanın böyle yerlerde başka biri olası geliyor. Başka biri olup, o an orada başka bir hayat yaşamak istiyor.

foto4.jpg

foto6.jpg

foto3.jpg

foto11.jpg
15.Yüzyılda Sırplar tarafından yapılmış bu Ortodoks manastırına veda etmek çok zor. Büyüleyici havasına ve üzüm bağlarına son bir kez bakıp, Budva merkeze geri dönüyoruz.

Podmaine Manastırı Adres: Crna Gora
Juice Bar Adres: Vranjak 13

Budva sahil şeridi biraz Fethiye’yi anımsatıyor. Şerit boyunca son derece lüks teknelerin sıralandığını ve demir atmış her lüks tekneyle en az bir kez “selfie” çekilen insanları görüyoruz.  Yan yana sıralanmış balık restoranlarının olduğu bu sahil şeridini terk edip, eski şehir içlerine doğru yürüdükçe içimiz ısınmaya başlıyor; çünkü buradaki tarihi doku ve sokaklar bize daha fazla hikâye fısıldıyor.

Eski şehirde yer alan Konoba Knez Restoran bize en samimi ve hoş gelen yerlerden biri oluyor. Deniz ürünlerinin ağırlıkta olduğu menüsü ve kareli örtüleriyle İtalya’da yer alan Amalfi kıyısının küçük bir lokantasındaymışız gibi bir his sarıyor içimizi. Bu restoranı sevsek de, daha da yerel bir restoran arayışına giriyoruz.

Konoba Knez Restoran Adres: Mitrov Ljubise, Br 5 Stari Grad

Ertesi gün, bu arayışımızın sonunda bulduğumuz bir diğer restoran Konoba Bacun’a gidiyoruz. Eski şehir dışında yer alıyor, bu yüzden de henüz yabancı turistler tarafından keşfedilmemiş. İnanılmaz lezzetli etleri, ev şarapları ve geleneksel Akdeniz mutfağına dair yemekleri olan bir aile işletmesi. Sahibi tek kelime İngilizce bilmediğinden sadece bakıp, gülümsüyor. Oğlu da çat pat İngilizcesi ile menü konusunda bize yardım ediyor ve arada da “Sultan Süleyman” diyerek diziye göndermede bulunuyor. Yemeğin lezzetinden ve porsiyonların boyutundan çok memnun kalıyoruz. Gelen hesaba ise şaşırıyoruz; Budva’da yer alan birçok turistik restorandan çok daha ucuz. Mutlu bir şekilde buradan ayrılıyoruz.

Konoba Bacun Adres: Mimoza 177

budva foto7 antika pazarı.JPG

foto10.jpg
Budva’da Mutlaka…
Stari Grad’daki (eski şehir) Archeologic Museum yanında kurulan antika pazarını ziyaret edin.
– Budva denilince akla ilk gelen ve neredeyse bütün fotoğraflarda karşımıza çıkan; denizin ortasındaki mini ada Sveti Stefan karşısında yer alan plajların birinde güneşlenip, denize girin.
– Geceleri çok canlı olan ve yurt dışından DJ’leri ağırlayan Cafe Casper’ın bahçesinde kendinizi müziğe bırakın.
– Hemingway Cafe’de oturup yoldan geçen insanları izleyin.
Bibo Juice Bar’ın sağlıklı ve doğal meyve karışımlarını deneyin.
– Eğer “club” tarzında gece mekânlarından hoşlanıyorsanız, DJ’leriyle ve elektronik dans müziği ile çok ünlü olan Top Hill Club’a gidin.

kotor foto1.jpg
Denize ve Kotor’a Doğru
Ertesi sabah, güneş daha bizi tam kavurmaya başlamadan, kiralık külüstür motorumuza atlayıp, Kotor’a doğru yola çıkıyoruz. Yol engebeli, biraz yokuş. Yol boyunca, kaldırım kenarlarında gördüğümüz çerçeve içindeki fotoğraflar ve önlerine serilmiş aranjman çiçeklere takılıyor gözümüz. Sonradan öğreniyoruz ki; trafik kazasında ölenler için bir nevi sunak niteliğindeymiş bu gördüklerimiz. Motorun hızıyla yüzlerini tam seçemediğimiz bir sürü genç insan fotoğrafı…

Kotor’a yaklaştıkça burnumuza önce denizin kokusu geliyor. Kotor kalesinin önüne yaklaşıyoruz; yaşlı teyzeler tezgâhlarda meyve sebze satıyor. Deniz kokusunu ardımızda bırakıp, kalenin içlerine doğru girerek bambaşka bir dünya ile karşılaşıyoruz. Labirent gibi birbirine çıkan dolambaçlı sokaklar, taş evler ve çevredeki lokantalar ile küçük bir İtalya gibi gördüklerimiz. M.Ö 3. Yüzyılda Romalıların yönetimi altına girmiş olduğundan dolayı bu etki aynı Budva’daki gibi Kotor kültüründe de öne çıkıyor.

kotor foto2.jpg

kotor-foto3

Kotor’un kaleiçi dar sokaklarını, kıyı şeridini ve eğer güneş altında yorulmaktan kaçınmıyorsanız kalesini gezebilirsiniz. Biraz yorulunca dinlenebileceğiniz kafeler, barlar hemen hemen her sokakta mevcut. Adım başı karşılaştığımız dilim pizzacılardan birinde pizza yiyoruz ve görüyoruz ki İtalyan pizzalarından geri kalır bir yanı yok. Bir diğer dikkatimizi çeken şey ise; esnafların çoğu İngilizceden daha iyi bir şekilde İtalyanca konuşması oluyor.

Biraz daha uzun vakit geçirmek ve tam bir öğün yemek istiyorsanız da, Old Vinery Kotor’u tercih edebilirsiniz. Beyaz masa ve sandalyeleri, güzel müzikleri ile sade ve nostaljik bir mekan.

Bu tarihi şehir bugüne kadar gördüğümüz bütün güzel yerlerin bir yansıması gibi. Kotor, körfezinin kusursuz manzarası, yerel halkının sıcaklığı, balıkçı teknelerinin dizili olduğu kıyısı ile bizi kendine ve huzurlu mavisine çekiyor. Gelirken yolda gördüğüm yüzlerce fotoğrafın hüznü yerini şimdi huzura bırakıyor.

Geçmişte Adriyatik Denizi’nden gelip, kalenin tarihi sınır kapısından geçtiği anda bu şehre aşık olmuş ve geriye bir daha hiç dönmek istemeyen insanları hayal ediyorum. Gün batımı sırasında, sahildeki balıkçı teknelerinden inen balıkçılara, önümde uzanan maviliğe ve arkamdaki tarihin izlerini bir sır gibi saklayan dev kalesine dönüp bakıyorum. O dakikada; Kotor’a denizleri kat edip gelen ve bir daha geriye dönmeyen insanları daha iyi anlıyorum.