İstanbul’dan İnsan ve Nesne Manzaraları

img_0660Sabah kalktığımda havanın kapalı olması beni sevindiriyor. Normalde güneşli havalara sevinirken, yazın ortasında İstanbul’daysam, üstelik tarihi yarımadaya gitmem gerekiyorsa havanın kapalı olması kafamdaki sahneye sanki daha çok uyuyor. Motorumuza atlayıp Karaköy’e, oradan Galata Köprüsü’ne ve sonra da Sirkeci, Eminönü, Tahtakale taraflarına gidiyoruz. Yolun boş olması da sevindirici; Ağustos ayında kim ne yapsın İstanbul’da… İstanbul sonbaharda güzeldir, ya da ilkbaharda…

Sirkeci’deki ilk durağımız fotoğrafçımız. Yazın çektiğimiz fotoğrafları banyo yapılması için ince bıyıklı dükkan sahibine teslim ediyoruz. Kafamdan geçiriyorum, “acaba fotoğrafçıya verileceğini unutup, “yanlışlıkla” çektiğim açık saçık fotoğraflar var mıydı?” diye.

Fotoğrafçıdan çıkıp bir tanıdıkla arka sokaklara gidiyoruz. Malatyalı Ahmet Amca, artık hamallıkta işlerin eskisi kadar yoğun olmadığını, günlerin durgun geçtiğini söylüyor. Kendimi eski günleri hayal ederken buluyorum. Hiç yaşamadığım eski günler… Örneğin; eniştemden sürekli dinlediğim Mahmutpaşa günleri… Kumaşı alıp fason kıyafetler ürettirdiği, saygın ve zengin bir akrabasının kendisine kefil olduğu, o zamanlar öğretmenlikle geçinemeyeceğini anlayınca mesleğini bırakıp ticarete atılmaya karar verdiği, dükkanında her türlü kumaşın, pantolon, ceket, gömlek gibi giysilerin satıldığı günleri… “Artık tabii tanıdığım bütün kumaşçılar gitti, şimdi bir iki yer kaldı eskilerden bildiğim. İstanbul’dan taşınmadan önce son bir kez uğradım onlara da” diyor eniştem. Tabii ki rakı masasındayız. Anason kokusuna, eski İstanbul kokusunun karıştığı küflü bir gece. Dolunaya kadeh kaldırıyorum içimden, sessizce İstanbul hikayelerini dinlerken.

Malatyalı amcadan Türkiye gündemine dair birkaç söz duyup, iş hanına gidiyoruz. Orada da çay içen birkaç adam, “bu sabah sularında Suriye’ye girdik, bu iş pek iyi değil” diyor. Bir yandan da ağzını şapırdatarak çayını yudumluyor. Tiktak seslerinin yankılandığı yüz yıllık saatçi dükkanının önünden geçiyoruz. Yaşlı kadın, saatlerin dizili olduğu rafın tozunu alıyor, camdaki el izlerini temizliyor.  Dışarı çıkınca havadaki nem artıyor. Uzaktan geçen gemiler belirsizce seyirlerine devam ediyor.

Yılan sırtında ilerler gibi tüm dolambaçlı sokaklardan geçiyoruz. En yoğun, en kaotik noktadayız. Tahtakale esnafları sabırsız. Biran önce alışveriş yapacak potansiyel müşteri avlamak istiyorlar. “Bakın abiyelerimiz var düğün, nişan için.” iki adım ötede “kışa az kaldı, bakın pardösü, kaban…” biraz ileride “kına için sepetlerimiz var, çok alacalı”. Kahve, kurutulmuş meyve ve baharat kokularını geçiyoruz. Yabancı turist sayısının geçen senelere göre azalmış, fakat Arap turistlerin sayısının da bir o kadar arttığını görüyorum. Gözlerine siyah kalem çekilmiş, vücudunun büyük bir kısmı örtülü üç siyah çarşaflı kadın, bir adamın peşi sıra yürüyor. Hemen arkasından neredeyse ayırt edemeyeceğim benzerlikte birkaç kadın daha geçiyor. Sonra yine aynı şekilde giyinmiş diğer çarşaflı kadınlar ve önden yürüyen adam.

Mısır Çarşısı’ndan yıldız anason, dal tarçın, çam fıstığı ve pul biber alıyorum. O esnada bunca yıldır alışveriş yaptığım baharatçımın Arapça konuşabildiğini görüyorum. Gelen müşteriye sabunları göstererek Arapça bir şeyler anlatıyor. Arkadan yine Arapça kelimeler geliyor. Ardı ardına gelen Arap alfabeleri kafamda bir melodi oluşturuyor ve Mısır Çarşısı tonozları altında kalabalığın senfonisi beliriyor.

Tahtakale’den yukarı çıkıyoruz. Rengarenk pipetlerin, balonların, kek kalıplarının, pasta süslemelerinin, doğal gıda boyalarının, tahta kaşıkların, sırt kaşımaya yarayan uzun çubukların ve o esnada aklıma kaydetmekte zorlandığım daha birçok şeyin dizli olduğu dükkanların önünden geçiyoruz. Ayaklarıma sık sık bakıyorum ki yoldaki eğri taşlara takılıp sendelemeyeyim. Daha doğrusu o taş aralarına giren kirlilikler ayağıma değmesin. Zemini inceliyorum, eski İstanbul zemini. Eğri büğrü taşlar; aralarından suların geçtiği, daha küçük taşların yuvarlandığı, toz tutmuş taşlar… Birkaç kişiyle hafifçe çarpışarak, birkaç kişinin önümüzü kestiği uzun dönemeçli sokağın bir ucunda duruyoruz. Kafamı kaldırıyorum tarihi kahveci ve kakaocumuzun önündeyiz. İçeriye girdiğimde hepsi kahverengi kostümlerini giymiş, bıyıkları yeni terlemeye başlamış gençlerin açık olan haber kanalında Suriye ve Türkiye’ye dair gelişmeleri izlediklerini görüyorum. Bir paket kakao alıp, dışarıya yeniden çıkıyoruz. Kalabalık bu sokakta daha da artıyor çünkü sokak oldukça dar. Dükkan önlerine yan yana kurulmuş tezgahlar geçişi engelliyor. Kapalıçarşı’ya doğru giderken ara bir sokakta, daha önce önünden geçtiğim ama hiç fark etmediğim bir hanın tepesindeki seramik el işini görüyorum. Bedri Rahmi Eyüpoğlu mozaiklerini çağrıştırıyor biraz; ama daha az detay, daha az renk geçişi var.

Kapalıçarşı’nın kokularını ezberlemeye çalışıyorum; sabun, lokum, şekerleme, safran, adaçayı, kimyon, karanfil, ter, yağ ve esans, et, kebap, paslanmış çeşme musluğu, sigara, parfüm, kağıt, naylon poşet kokuları… Altın fiyatları ve döviz kurları dijital kırmızı panolarda akıp gidiyor. Sarraflar hızlıca hesap makinelerinde altın fiyatını hesaplayıp, rakamı küçük bir kağıda yazıp müşterinin eline veriyor. Altın ve pırlanta satan dükkanların birinde, müşteri Arapça bilen bir çalışanın vasıtasıyla kuyumcu sahibiyle pazarlık yapıyor: “Onbir bin’e bırakırsan, alacakmış”, “ama bu çok değerli bir taş, bunu izah et lütfen yeğenim”… Diğer tezgâhın önünde; önce Arapça sonra İngilizce en son da Türkçe cümleler sıralayan adam eliyle dükkanını işaret ederek “buyrun bir bakın, içeri girin” diye bizi çağırıyor.

Çakmakçılar Yokuşu’na doğru, günlerce düşünsem ihtiyacım olacağı hiç aklıma gelmeyecek türden şeyler görmeye başlıyorum: İrili ufaklı vidalar, kapı kulpları, don lastikleri, kullanılmış ceket ve pantolonlardan çıkarılmış düğmeler, kemer tokaları, halatlar, ipler, tabanca kılıfları, her boyda ve her tonda zincirler, dudakları kırmızıya boyanmış ve meme ucu olmayan plastik mankenler… Hanların avlulara açıldığı, avluların asma yapraklarıyla örtüldüğü ve kahvehanelere dönüştürüldüğü sayısız sokaktan geçerken, aslında her yolu bir paralel, bir de çapraz bir yolun kestiğini fark ediyorum. Bu yollardan geçerken, önce yokuş yoruyor insanı, sonra çınlayan gürültü, sonra da sokakların birbirine benzemesi sebebiyle menzilin daima ulaşılmaz olması… Bu yorgunluk, güzel bir sarhoşluk hissi veriyor: İstanbul sarhoşluğu. Gürültüden, insan yüzlerinden, binaların art arda dizilmesinden, kokuların karmaşıklığından kaynaklanan bir sarhoşluk. Etraftaki renklerin uyumsuzluğundan, pamuk kumaşların plastik parçalara karıştığı dükkanlardan, Türkçe kelimelerin Arapça ya da İngilizce kelimelerle yan yana gelmesinden, dükkan fontlarındaki yazı karakterlerinin birbirinden farklı olmasından, etraftaki dumanın taze sıkılmış portakal ve nar sularının olduğu tezgahlardan gelen tazelikle bile dağıtılamayacağından kaynaklanan bir tezat resim.

Valide Han’ın üst katlarına çıkıyoruz. İçimizdeki kaos sokaklara yansımış ve tarihi yarımadadaki tüm hanları besliyor sanki. Hanın üst katlarında, dürüm gibi yapılıp ortalara bırakılmış kilimlere, tavandaki kabartmalara, atölyelerde kaçak çalıştırılan siyahi birkaç işçiye bakıyorum. Anlatacakları çok şey var, bir konuşabilsek…

Sokağa iniyoruz. Dört yanım han, dört yanım yankılanan ezan. Başımın dönmesinden açlığımın farkına varıyorum. Saatlerdir yürüyoruz; yollar, insanlar, lokantalar, dükkanlar akıyor önümüzde. Renk cümbüşü, kokuların karmaşıklığı baş döndürüyor. Hocapaşa’ya doğru yola koyuluyoruz. Bu defa etrafı çok da incelemeden, hızlıca geçip gidiyoruz.

Tarihi Hocapaşa Lokantalarının olduğu sokağa adım attığımız anda, “buyurun, yerimiz var, bakın şu ön masa, ya da üst katımız klimalı” diyen bir garsonu geçiyoruz. Cağ kebabı, kuru fasulye, Adana kebap kokuları ve köfte kokuları arasından köfte kokusunu seçiyoruz. Meşhur Filibe Köftecisi’nde, karşımda gözlüklü Bulgar amcanın fotoğrafının biraz parlayan yüzeyinde kendime bakıyorum ve İstanbul sarhoşluğumu duyuyorum. Masaya ilk olarak dörde bölünmüş çıtır ekmekler geliyor. Sonra isteğimiz üzerine soğanlı piyaz, ayran ve son olarak ufak ufak yoğrulmuş, yuvarlak köfteler. Yoldan geçenler durup bakıyor, düşünüyor: “Burada mı yesek, yoksa iki yanda mı?”… Yemeğin üzerine revani geliyor; yumuşacık, şerbeti aşırı yoğun değil. Soğan tadını bastırsın diye ağzıma attığım iri karanfiller dilimin ucunu uyuşturuyor. Sokak başındaki çeşmede, buz gibi suda ellerimi yıkıyorum. Çeşmenin taşında “Paspas yıkaman ve kovayla su doldurmak yasaktır!” yazıyor.

Kafamı kaldırıyorum: “İstanbul seni her şeye, bütün uyumsuzluklarına, bütün kusurlarına ve söylediğin bütün üstü örtülü yalanlarına rağmen seviyorum” diyorum. Karanfilin uyuşturduğu dilimde birkaç eski kelime, kafamda bugünden kalma tuhaf görüntüler, içimden geçen birkaç şarkı… Hepsi İstanbul’a; köprülere, hanlara, surlara, kemerlere, Arnavut kaldırımlara, labirent yollara, çeşmelere, hamallara, semerlere, manifaturalara ve kumaşlara dair.