Datça’da Bir Gün

15884223449_b04b97d2d2_o

match-up mag “yavaş yaşam” sayısında yer almıştır.

Deniz kenarında yer alan kafelerin birinde oturuyorum. Deniz ara ara köpürüyor. Yazın aksine, durgun olan deniz başka türlü dans ediyor şimdi. Sokaklar boş ve kaldırımdan geçen insanların hemen hemen hepsi kafalarını kaldırıp kafelerin içlerine bakıyor. Karşı masada, orta yaşlarında iki kadın arkadaş, emlak ilanlarına göz gezdiriyorlar. Belli ki İngiltere’den gelmişler. Kırık Türkçeleri ile bir şeyler anlatıyorlar garsona. Garson kız bütün misyonunu kafeye gelen insanları, yaptığı şaka ve esprileriyle eğlendirmek üzerine kurmuş sanki. Bu kafeye gelen herkes muhakkak ince belli bardaklardan çay içiyor. Bir de herkes birbirini tanıyor. Genelde orta yaş ve üstü insanlar gelip yemek yiyor belirli saatlerde. Biliyorum ki buzdolaplarında sadece rakı ve şarap var. Bazı buzdolaplarında yiyecek bir peynir, zeytin bile olmazken muhakkak içleri alkol dolu bir iki şişe olur ya hani… Elimdeki kitaptan kafamı kaldırıp, kafenin yanından geçen insanlara bakıyorum bir bir. Belki farkında değiller ama yavaşlatılmış bir zaman içinde günlerini “bizimkisine” göre daha yavaş geçiriyorlar. Her şehirlinin kaçınılmaz hayallerinden biri olan “sakin bir Ege kasabasına yerleşme” düşüncesi bu insanların aklına ilk ne zaman yerleşmiş olabilir diye düşünüyorum. Sakin bir kasabaya, terk edildikleri için mi geldiler, yoruldukları için mi, her gün aynı ofise gidip, aynı insanlarla karşılaşmaktan sıkıldıkları için mi, aldatıldıkları ve aldattıkları için mi? Bilemiyorum… Yüzlerinde benzer ifadeler taşıyan bu insanların hepsi bir şeylerden kopup, Ege Denizi’nin cazibesine kapıldıkları için ve sakin olmak için buradalar, yalnızca bundan eminim. Kaybedişlerden ve yorgunluklardan sonra yapılacak en iyi şeylerden biri sakinleşmek ve kafa dinleyeceğin bir yerlere gitmektir, bundan da eminim. Uzun beyaz saçlı adamın biri yolun ortasında duraksıyor ve köpeğinin tasmasını çıkarıyor. Köpeği o anki heyecanla hemen hızla koşturmaya başlıyor. Esareti ile özgürlüğü arasında gidip gelen, zorunlu bir sadık dost.

Rüzgar hafifliyor ve yumuşak bir bahar havası sarıyor etrafı. Sanki kış değilmişçesine… “Geçen akşam denize bile girdik” diyor yan masadakilerden bir adam. Denize girişlerini hayal ediyorum, bir de denize değen yıldızları. İçim ürperiyor ve ayaklarım üşümeye başlıyor. Tam bu esnada mekanda eski, tanıdık parçalar çalmaya başlıyor. “Ah kavaklar” diyor Sezen Aksu… Bu defa bedenim üşümeye başlıyor. Saatlerce Altıok şiirleri okumak ve Ege’yi, sahilini, badem kokan sokaklarını defalarca yürümek istiyorum. Eminim ki yürürken ve her bir detaya uzun uzun bakarken içimde pişmanlık ve aceleye yer olmayacak. Çünkü bir yere yetişmek zorunda olmayan insanların beldesinde, bir yere yetişmek zorunluluğu gütmeden sadece anların tadını çıkarıyorum. Datça kimsenin acele etmediği; keyfin, tatlı bir huzurun ve geçip giden günlerin sakin bir tempoyla karşılandığı bir yer çünkü. Yenilen yemekler, içilen rakılar, vakit geçirilen mekanlar, dostlarla edilen sohbetler daima kaygan bir yavaşlık içinde akıp gidiyor. Mis gibi zeytinlikler arasında, bazen de bulduğum bir badem ağacı altında içim geçiyor. İstanbul’u özlesem bile, bir süreliğine özlememiş gibi hissediyorum. Biliyorum; her yerin tadı, havası bambaşka. O yerlerde yaşanacak şeyler de birbirinden farklı haliyle. Örneğin; İstanbul’da günlük akış içersinde vakit bulamayıp yapamadığım birçok şeyi Datça’da yapabiliyorum. Dediğim gibi zaman yavaş akıyor ya da insanlar zamanı en yavaş haliyle ellerinde tutuyorlar.

03-mayistra
Yine böyle günlerden birinde; zamanın yavaş aktığı, güneşin begonvil yapraklarını sıcacık yaptığı bir öğleden sonra Datça sahiline iniyorum. Can Yücel’in eşi meydan kahvesinde arkadaşlarıyla sohbete koyulmuş. Yan masalarında beyaz saçlı dedeler iskambil kartlarıyla oyun oynuyorlar. Biraz mekan araştırması yapıyorum. Meyhaneler, kafeler ardı ardına dizilmiş olsa da, seçenekler elbette İstanbul’a kıyasla az. Mayistra isimli mekana takılıyor gözüm; kırmızı kareli örtüleri var. İtalyan yemekleri ağırlıkta, şarap seçenekleri de mevcut. Burası, Datça’dayken kendimi en çok kendi kentimde, İstanbul’da hissettirecek yer oluyor. Yediğim pizza ve tiramisu tatlısı beklediğimden iyi çıkıyor ve kendimi şanslı hissediyorum.

culinarium.jpg

Datça’dayken gidilmesi gereken yerler arasında benim için en başta gelen mekan; Yakaköy’de yer alan “Yaka Mengen”dir. Hem tatları, hem de bahçesinin verdiği keyif kelimelerle tarif edilemez. Fakat bu mevsim kapalı olduğu için Yaka Mengen’e gidemiyorum. Bu mekanı ve yakınlarındaki antik şehir Knidos’u yaza bırakıyorum. Onun yerine yeni yerler denemeye devam ediyorum. Culinarium adlı restoranı tavsiye ediyor tanıdıklar. Alman Ulrike, yıllar önce bir Türk ile evlenip, Datça’ya yerleşmiş ve şu anda bu mekanı işleterek hayatını burada sürdürüyor. Culinarium liman üzerinde yer alan modern bir restoran. Beyaz şarap, krema soslu levrek filetosunu özellikle anmakta fayda var.

foto palamutbükü.jpg
Başka bir gün, bu sefer bir akşamüstü Palamutbükü’ne gidiyorum. Sessiz, sakin, deniz kenarında yer alan bir sahil kasabası burası. Giderken yolun güzelliği ise beni resmen sarhoş ediyor. Deniz sol tarafımda kalırken, kıvrımlı yollardan geçerek yükseğe, daha yükseğe çıkıyorum. Sonra yine yokuş aşağıya doğru yol alıp, Palamutbükü’ne varıyorum. Yol esnasında karşılaştığım manzara ve aralara gizlenmiş saklı koylar, buraya giderken şunu düşündürtüyor: Bazen gideceğin yerden öte, yolun; o sürecin keyfini çıkarmak gerek. Palamutbükü yolu tam olarak böyle bir süreç yaşatıyor insana. Gün batımı için, Santorini’nin Oia’sı ne ise, Palamutbükü de Datça için o bence. Duyduğuma göre, herkesten uzakta olmak ve kafa dinlemek isteyenler özellikle de sonbahar ve kış aylarında bu bölgeyi tercih ediyormuş. Dönüş yolunda yine manzaranın güzelliğinin tadını çıkararak, bu defa Olive Farm’a doğru yol alıyorum. Olive Farm zeytinlikler arasına kurulmuş kocaman bir doğal alan. 1995’te Amerikalı sanayici mühendis Richard Rosenberg tarafından  350 bin metrekare arazi üzerine kurulmuş. Şimdilerde burayı Türk bir aile işletiyor. Konaklama yerinin yanı sıra,  Olive Farm bahçelerinden sağlanarak üretilen organik zeytinyağı, sirke, doğal reçel, pekmez ve sabun, şampuan, krem gibi zeytinyağı bazlı doğal bakım ürünleri bulabileceğiniz bir dükkan da mevcut. Önce biraz gezip, etrafı inceliyorum sonra da, kendime ve arkadaşlarıma zeytinyağı, sabun ve sirke alıyorum. Genelde böyle yerlere kurulmuş özel alanlar çok ticari bir havaya sahipken, burası çok doğal, çalışanları ile de çok samimi geliyor bana. Bahçesine son bir kez bakarken; Bernardo Bertolucci’nin “Stealing Beauty” adlı filminden sahneler geliyor gözümün önüne. Uzun masasında kırmızı şarapların içildiği, koyu sohbetlerin edildiği Siena’daki o ev sanki bir an için burada can buluyor.

01-hüsnünün yeri
Yolda ilerlerken, dağın bulutlara en yakın kısmında yer alan; Amerikalı Kızılderililer tarafından kutsal olarak kabul edilen  “Ulu Manitu” siluetine rastlıyorum. Burun, alın ve ağız şekli ile Manitu’yu andıran bu kıvrımlara şaşırırken güneş daha da yitiyor dağların arkasından. Günümü, Ege bölgesi ikliminin cömertliğinden cesaret alarak deniz kenarında sonlandırmaya hazırlanıyorum. Rüzgar esecek, içim ürperecek biliyorum. Hatta belki biraz da sersemletecek bu esinti beni. Olsun sersemletsin diyorum.  Deniz kenarında, mavi örtülerle kaplanmış masalardan birine geçiyorum. Hüsnü’nün Yeri adlı mekanda geceyi sonlandırırken şunu anlıyorum; anason kokusu en çok Ege’ye yakışıyor.  Datça’da bir gün daha sona eriyor. Karanlık sokakları  ele geçiriyor ama gökyüzünü ele geçiremiyor.