ortadoğu

ortadogu

Ortadoğulu olmanın verdiği bir sorumluluk duygusuyla, bütün mutlu duygularımızı bastırdık ve çok mutluyken bile her an, yeniden mutsuz olabiliriz diye kaygılanırken o mutlu anların içinde var olamadık. Gülmek, anı yaşamak, gezmek, yalın ayak çimenlere basmak “çok” oldu. Dolunayı izlediğimiz her an, keyiflenip bir şişe şarap açacakken tarih çıktı karşımıza, tadımız kaçtı. Ölüm kültürü öyle bir işlendi ki bu topraklara “keyiflenmek” ve hatta belki de en temel duygulardan biri olan “mutluluk” çok görüldü. Kahkaha attığımız her an “şşş yavaş gül” uyarılarıyla karşılaştık. Ne zaman güzel bir an’ı paylaşacak olsak “nazar değer” diye, çok da ballandırmadan anlattık. Mutlu şarkılar dinleyerek büyümedik. Anlamlarını bilmesek dahi ölüm ve melankoli vardı dizelerde.

Politik ailelerimizin başarısızlığa uğramış ve dünyayı değiştirememiş olmasından dolayı, bir nebze de olsa “güvenli” yaşayalım diye apolitik olmaya konumlandırıldık. O kadar çok tabumuz, o kadar çok “kol kırılır yen içinde kalır”ımız vardı ki, bacak aralarımızla beyinlerimiz yer yer çakışmak zorunda kaldı. Gizleyecek, “başkaları ne der” , “komşular duymasın”larımız çok olduğundan “özgür birer çocukmuş” gibi büyüyüp, tutsak birer yetişkin olduk.

Boşalma anına dek güzel gelen salt pornografinin, “o an” sonlandığında benlikte yarattığı utanç ve biraz da tiksinme hissi gibi, yaşamdan önce utandık, sonra tiksindik. Halbuki bu kanıksamanın aksini savunan, “iliklerine kadar yaşayacaksın” diyen şairler de vardı. Ne zaman onları örnek alacak olsak, iliklerine kadar yaşamaktan alıkoyulduk.

Akdeniz kültürünün başıboşluğu, öğlen uykuları, yarınsızlık içinde geçen felsefeleri vardı. Ekonomileri çöktü. Ruhları hala ayakta. Bilinçli aylaklığı ve hiçbir şey yapmadan ve hatta hiçbir şey olmadan bile salt mutlu olunabileceğini kanıtlamak isteyen filozoflar da vardı. Yeri geldi onlara da kulak kabarttık. Dondurmayı dişimiz sızlayana dek ısırdık. Islak çimenlere uzanıp ayı izledik. Yorgan altında geç saatlere kadar fenerle kitaplar okuduk. Kırmızı şaraplar kadehlerden uçup gidince, serin çarşaflarda seviştik. Hem de “ayıp” olmasına rağmen. Güneş tenimizi yakana kadar sokaklarda oynadık. İlk elimize geçen parayla uzaklara yol aldık. Televizyonu açtık tadımız kaçtı. Gazeteyi okuduk tadımız kaçtı. Bireysel olarak mutlu olunabileceğini fakat toplumsal olarak mutluluğu ve huzuru yakalayamadan onun da mümkün olamayacağını anladık. Bu kadar ayrışmışken, bu kadar birbirimizden uzaklaşmış, bu kadar ötekileştirilmişken – ve tabii bu kadar ötekileştirirken nasıl mutluluk düşünülebilirdi. Mutluluk yoksa bir lüks müydü? Üzülen, sınırlara dayanan, ülkelerinden kaçmak zorunda olan ve kendi ülkesinde öldürmek-öldürülmek zorunda olan insanlar varken nasıl mutlu olmaktan söz edilebilirdi? Bu durumda biz mutluluğu üç öğün değil, yalnızca ayda bir kez lüks alışveriş merkezlerinden renkli ve gösterişli kredi kartlarımızla satın alabilirdik. Tükettikçe mutlu olabilirdik. Belki…

Her gün görmezden geldiğimiz, teni güneşten kararmış insanlara rağmen (biz görmeyince o insanlar görünmez olmuyordu aslında), yorgun İstanbul’a, kirli ve insanlık dışı politikalara rağmen ve ölümün tüm gerçekliğine rağmen yaşam yine de güzeldi. Mutluluğun resimlerde kaldığını bilsek de, onun sanki bir lüksmüş gibi empoze edildiğini görsek de yine de arada Ortadoğulu olduğumuzu unutup, bir Akdenizli edasıyla denizin sonsuzluğuna, suyun berraklığına, anason kokusuna, gelmiş geçmiş ilham veren bütün şair ve yazarlara şükredip keyiflenmek çok da büyük bir suç olmasa gerekirdi.

Nasılsa bir gün kaybolacaktı suda suretimiz.

29.08.2015 // İstanbul.

“Su başında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Su basında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…….”