DENİZ VE TOPRAK KOKAN BİR İSTANBUL ROTASI EMİRGAN’DAN BÜYÜKDERE’YE

Okuma Süresi – 10 dk. (fotoğrafları da incelerseniz 15 dk.)

Aslında, her şey pandemi sürecinde eski Türk dizilerini izlememle başladı. Yeditepe İstanbul ile Zeyrek’i, Süper Baba ile Çengelköy’ü ve İkinci Bahar ile Samatya’yı bambaşka gözlerle, nostalji dolu bir rüyayla gezdim. Sonra, elimde hiçbir dizi kalmayınca, eskiye duyduğum özlem de giderek arttıkça semt gezilerimi yine bir diziye dayandırma ihtiyacı belirdi. Bir gece aklıma aniden lise dönemlerimde arada bir baktığım, ama annemin heyecanla takip ettiği Baba Evi dizisi geldi. O diziyle beraber Emirgan sokaklarının yolunu birkaç kere tuttum. Ve bir süre sonra, neredeyse her gün Emirgan’da; korusunda, tarihi çeşmesinde, camisinin yanında, elime bir kutu börek alıp yerleştiğim sahil banklarında, dizinin çekildiği konağın sokağında ve hatta eczanesinde bile buldum kendimi. Bu yazacağım kısa rota da bu duygularla ortaya çıkan, pencereden sepet sallanan evleriyle beni mutlu eden ve belki başkalarını da mutlu eder diye düşündüğüm yerleri kapsıyor.

Okumaya devam et

Bir Güzel İstanbul Sabahı – Sarayburnu’ndan Kumkapı ve Kadırga Sokaklarına

01

Okuma Süresi – 7 dk. (fotoğrafları da incelerseniz 12 dk.)

İstanbul’u hangi köşesinden tutsam elimde sonu gelmez bir nostalji kalıyor. Bilmiyorum romantik bir insan olduğumdan mı, ama İstanbul’un nostaljiyle dolu kıyı köşelerini gezerken içim büyük bir hazla doluyor.

Sabahın erken saatlerinde, üzerinde balıkçı hikayeleri taşıyan Galata Köprüsü’nden geçip, arkamda Sirkeci ve Eminönü keşmekeşini bırakıp, Sepetçi Kasrı’na hayretle bakıp, Sarayburnu’nun her daim esintili olan sahilini ve heybetli gövdesiyle, sanki tüm İstanbul’u selamlayan Atatürk heykelini ardımda bırakarak Kumkapı’ya doğru uzandım. Sarayburnu sahilindeki tanıdık görüntüler içimi ısıttı, “Oh be, bazı şeyler hiç değişmiyor!” diye sevindim. Sırtları yarım yamalak kremlenmiş -ten renkleri artık kömür rengine yaklaşan- İstanbullu amcaların, eğri büğrü kayalıkların arasına sıkıştırdıkları şemsiyelerin altında keyif çattıklarını, gelen geçenle sohbet ettiklerini, birkaç balıkçının oltalarını suya salladıklarını ve uzaktan bakınca aynı Ege’deki kayıkları andıran balıkçı teknelerinin bir o yana bir bu yana salındıklarını gördüm. Rüzgâr öyle bir esiyordu ki, bu bile başlı başına Sarayburnu’na vardığımın habercisiydi. Okumaya devam et

Korona Günlerinden Anlık Notlar

IMG_0277-s

Yollar uzuyor. Ayçiçekleri gitmeye hazır. Boyunları artık bükük, veda vakti yaklaşıyor. Yol kenarındaki küçük restoranlarda, çay-kahve servisi olan bahçelerde tanıdık yüzler, özgür çocuklar ve tutsak yolcular görüyorum. Neden tutsak olduklarını bilmeden mola yerlerine uğrayan yolcular. Sırtlarına domates ya da balya yüklenmiş, bazen de kasalarında meraklı çocuklar taşıyan kamyonlar. Tarlaların üzerinde minicik elleriyle rüzgâr dokunuşları; okşuyor başakların başını. Bulutlar yan yana dönüyor; “kutu kutu pense” oyunundaki gibi. İçim su gibi, şelale gibi. Önümdeki yola durmaksızın akıp duruyor. Sağım solum yeşil, tepem masmavi.
20 Temmuz, İzmir Yolu Okumaya devam et

İSTANBUL’UN NESİNİ SEVİYORSUN?

00

İstanbul’u sevmediğini düşünen biri, acaba bir gün doğumunda Sarayburnu’ndaki büyük balıkçı gemilerini uzaktan izlemiş midir? Sonra, yeni yeni kepenklerini açan mekanların doldurduğu, Kumkapı’nın boş sokaklarında dolanıp, Boris’te kaymaklı ekmek yemiş, Yedikule’nin cana yakın esnafıyla mahalle kahvesinde hiç sohbet etmiş midir? Ya da bir gün batımında Beyoğlu’nun teraslarının birinden, çarpık diş gibi sıralanmış binaların çıplak çatıları ardında batan Haliç güneşinin gözden yitişini izlemiş, Gümüşsuyu’nun arka sokaklarında bir gece vakti Yasemin kokuları peşinden gitmiş midir? O yasemin kokularının geldiği duvarın arkasında, bir kilise düğününe denk gelmiş midir? Okumaya devam et

Festina Lente – Korona Günlerinde Yavaşça Acele Ediyorum!

foto

Koşup durmak. Ne için, nereye doğru, önemi olmaksızın. Sonbaharı, kışı, ilkbaharı, yazı hızlıca arkada bırakarak ve mevsim geçişlerindeki ayrıntıları fark etmeden. Geçişin geçiş olduğunu görmeden. Sanki biri kovalıyormuşçasına, durmak ayıpmışçasına. Yavaş olmanın büyük bir ayıp sayıldığı bu dünyada, bugün hariç tüm zamanlara odaklı yaşıyormuşçasına.

Tam böyle bir anda çıktı karşıma. Önce yavaşla dedi, sonra dur. Yavaşladım. Durdum. Korktum. Bir dolu hayal doldurmuştum cebime; projeler, geziler, yıllardır hayalini kurduğum ve giderek yaklaştığım üç beş şey. Ben, “Nihayet gerçekleşecek, çok az kaldı diye” sevinirken, takvim yaprakları bir anda önemini yitirdi. Benim için, herkes için. Okumaya devam et

SAKLI BİR MAVİ – FAVIGNANA ADASI

00

Güneşin iç açıcı şarkılar söylediği ılık bir sabah. Bal gibi damlıyor yollara, ağaçlara ve sıcaktan içine kapanmış çiçeklere. Bir yanımızda uzanan uçarı denizin üzerinde parıldıyor. Trapani sokakları kalabalık, hareketli. Uzun bir yoldan ilerleyip, solumuzdaki sapağı ararken, 2 günlüğüne arabamızı bırakacağımız otoparkı nihayet buluyoruz. Yanımıza sadece birkaç eşya alıp, Favignana feribotunun yolunu tutuyoruz. Okumaya devam et

VİYANA’NIN KAFE KÜLTÜRÜ VE SEVDİĞİM KÖŞELERİ

00

İhtişam ve büyüklükte birbirleriyle yarışan binaların arasında bir sokak gölgelere teslim olmuş. Yukarıda belli belirsiz bir güneş. Üşüyorum. Üşüdükçe ellerimi ovuşturup dudaklarıma -biraz olsun ısınsın- diye götürüyorum. Bu defa da gözlüklerim buhar yapıyor. İleride, geniş pencerelerinden içerisi yer yer loş ve karanlık gözüken, yarım perdeli bir kafe. Kafe dışarıdaki bütün mavi soğukluğa inat, sımsıcak sarı rengiyle çağırıyor beni içeri. Okumaya devam et

SİCİLYA ADASI HİKAYELERİ

00- ana fotolar (1)

Sicilya’ya, İstanbul’dan arabayla 3 gün süren bir yolculuk sonunda varacaktım. Karşılaşacağım adanın, gerçeklikten öte; biraz da kafamdaki imgelerle var olacağını biliyordum. Gitmeden önce Sicilya’ya dair o kadar çok film izlemiş, bir kısmı ürkütücü hikayeler okumuş, sayısını hatırlamadığım kadar çok resme bakmıştım ki… Tarihinden Sikellerin, Arapların, Romalıların, Yunanların, Bizanslıların, Normandiyalıların ve daha birçok devletin geçtiğini öğrendiğimde, buranın, aslında bir ada olmanın ötesinde bir ülkeyi anımsattığını anlamıştım. Gideceğim yer, denizin üzerinde yükselen sınırsız bir var olma arayışıydı. Savaşla, acıyla, ateşle, suyla, dikenle ve kumla var olan bir arayış. Okumaya devam et

BEYAZ BİR KIŞ RÜYASI: KARS VE ERZURUM

foto01.jpg

Sun Express uçak içi dergisi, Kasım (2019) sayısında yer almıştır.

Doğu Anadolu’nun eşsiz coğrafyası, kış ayları gelince bütün güzelliklerini gözler önüne seriyor.  Birçok tarihi yapının korunarak günümüze kadar geldiği beyazlar altındaki Kars ve farklı medeniyetlerin buluştuğu Erzurum, kış rotasında olması gereken yerlerden.

Yıllar önce Orhan Pamuk’un romanı Kar’ı okurken, Kars’ın beni çağırdığını hissetmiştim. Yazarın betimlediği; havada sanki asılı gibi duran kar taneleriyle beyaza teslim olmuş sokakları ve dantel gibi incecik detaylarla süslenmiş mimarisiyle Doğu Anadolu’nun naif güzeli Kars, hayalimde romantik bir resim çizmişti. Yıllar sonra, bugün görüyorum ki; şehre vardığım akşamın ilk saatlerinde karşılaştığım manzara beni büyülememe yetiyor. Kalesinden baktığımda loş sarı ışıklar altında görünen şehir bir gece tablosu gibi karşımda duruyor. Bu manzarayı aklıma kazıyıp, rotayı Erzurum’a çevirerek, birçok medeniyetin izlerini birbirinden güzel yapılar üzerinde görüyor, İpek Yolu’nun en önemli duraklarından biri olan şehrin, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde övgülerle anlattığı bereketli toprağıyla tanışıyorum. Okumaya devam et