MUTLULUĞUN RESMİ: HAVANA

01-s.jpg

-Skylife dergisi, Kasım (2018) sayısında yer almıştır.

Nostaljik bir film setini andıran Havana’nın kapılarını bir bir araladığımda görüyorum ki; Kübalıların iyiliğe, koşulsuz mutluluğa olan inançları ve kentin müzikle yoğrulan bir yaşam enerjisi var.

Yıllardır biriktirdiğim kartpostallara bakıyor, ruhumu ısıtmak için Küba filmlerini tekrar tekrar izliyor, fotoğraflardan yansıyan mutlu gözlerle bakan insanların hikayelerini içten içe merak ediyordum. Bir gün, Hemingway’in “Yaşlı Adam ve Deniz” kitabını elime alıp yeniden okumaya başladığımda, içimde giderek büyüyen bir heyecan olduğunu fark ettim. Yazarın Havana’daki “Finca Vigia” evinin fotoğraflarında gözüme çarpan; bahçesinde duran teknesiyle açılıp yaşadığı maceraları, evinin önünde oğullarıyla beyzbol oynarken ona “Papa” yani “Baba” ismini takan Kübalı çocukları, Cojimar açıklarında tuttukları balıkları deniz tuzu ve koruk suyuna bulayıp yiyen balıkçıları bir bir gözümde canlandırıyordum. Sanki hepsi hayattalarmış gibi, beklemediğim bir anda karşıma çıkıp şarkılar söyleyeceklerini hayal ettiğim Buena Vista Social Club üyelerini ve sokaklarda göz göze gelip hiç tanımadığım halde merhabalaşacağım insanları da…  Zihnimde dönüp duran bu görüntüleri hayal etmek artık yetmiyordu. Biriktirdiklerimi hafızama kazıdım ve Küba’ya gitmeye karar verdim. Okumaya devam et

Arnavutköy Keşif Günlüğü

01.JPG

-match-up mag dergisi için yazılmıştır.

 “Sokaklardan başka yerde bilinç yoktur, çünkü tarih yalnız sokaklardadır.” – Albert Camus

Arnavutköy, İstanbul’un en eskilerinden biri olmasına rağmen hala karakterini koruyan, birçok semte göre kıyasla da bakir kalabilmeyi başarmış bir semt. Sokaklarında gezerken dönemin mimarisine ve günümüz yaşamının detaylarına tanıklık ediyoruz. Esnafıyla, yıllardır bu sokaklarda yaşayan sakinleriyle her şekilde kendine has kalabildiğini görüyoruz.

Bu semtin tarihi 1800’lü yıllara dayansa da; arşivlerdeki bilgiler 1920’lerden izler sunuyor. 1923’teki mübadele kararı sonrası birçok Rum’un evlerini terk etmek zorunda kalıp, Yunanistan’dan (Drama) gelen Türkler’in de bu semte yerleşmesiyle beraber Arnavutköy’ün birçok hüzünlü ayrılış hikayesine, değişime, yangınlara şahit olduğunu görüyoruz. Okumaya devam et

BİR KENTİ DÜŞLEMEK: VENEDİK

01-s.jpg

Yola çıkmadan önce bir bir sokaklarını düşlüyorum. Kapıları yosun rengi nehre açılan zarif evleri, gondollarla altlarından geçilen yaşlı taş köprüleri, içine kapanık avluları, sırlarını hemen açığa çıkaran; konuşkan mini meydanları, gösterişli şapka ve fularlarıyla, şıkır şıkır Venediklileri ve meydanda her sabah aynı saatte sözleşmiş gibi toplaşan güvercinleri hayal ediyorum.

Bir çay masası etrafında toplanıp, Proust’tan Albertine’in hikayelerini, Bellini’den Doğu yolculuğunu, Maria Callas’tan Hotel Danieli’de nasıl aşık olduğunu, Casanova’dan kuralları çiğneyip, nasıl “ahlaksız” biri olunabileceğini ve nasıl Doge’s Palace’tan kaçtığını, Hemingway’den Harry’s Bar’ın öğle yemeği saatinde anlatacaklarını ve Cipriani’de yazdığı hikayeyi dinlemek ister gibi, öyle hayalperest bir coşkuyla yola çıkıyorum. Okumaya devam et

İSTANBUL’A ÖVGÜ ROTALARI – I Maksim’den Taksim’e

00- ana foto-s.jpg

Taksim’deki kalabalığın arasından yavaşça sıyrılıyorum. Meydanı geçtiğimde, sesler çağırıyor beni: “Tramvay yolunu takip et, sonra ara sokaklara girip çıkarak Beyoğlu’yla bütün özlemlerini gider.” diyor. O sesler ki, ana dilim ve bilmediğim tüm dillerin kelimelerinde, tramvayın çan sesinde, zar zor duyabildiğim bir kuş ötüşünde, kestanecinin maşasının çıkardığı çıtçıt’ında, “çekiliyor bu akşam” diyen piyangocunun çağırışında var olan… Okumaya devam et

Sahil Sakinleriyle “Salonda” Bir Gün

IMG-0540-small.jpg

Sahiller, insanları en iyi şekilde gözlemleyebildiğim; onların “ev hallerine” en yakın mesafelerden tanıklık edebildiğim yerler. Sahilde, çoğu kişiyi izlerken evlerinin salonlarında nasıl olduklarını da hayal edebiliyorum. 60’larını geçmiş, beyaz saçları, kocaman göbeği ve denizci şapkasıyla sahilin en sempatik yüzlerinden Mehmet Amca, her gün cam bir kapta peynir, domates ve biber getiriyor. Yanına kocaman termosta çay. Bazen de peynire eşlik edecek; incecik dilimlenmiş, aralarından Şam fıstığı parçaları ve karabiber topları gözüken Macar salamı. Çay bardakları ve peçetesi masası üzerinde hazır. Okumaya devam et

Bodrum – Nerede Kalmıştık?

01.jpg
Bodrum’da o yokuşu aşıp, düzlüğe vardığım anda tepelere dağınık sıralanmış beyaz evlere, ağaçların yer yer kazınıp betonlara büründüğü kıyılara, çitlerinden mor begonviller sarkan balkonlara ve Arşipel’in koyu mavisine bakarken çocukluğumun Bodrum’u geliyor aklıma. Kalabalık çarşının dükkanlarında sürekli tablolarda veya tuzluk, buzdolabı magnet’i gibi süs eşyalarında karşıma çıkan beyaz Bodrum evlerini hatırlıyorum. O beyaz taş evleri, mor, pembe, solmuş pembe tonlarında begonviller bürümüştü aklımda kalan; çocukluğumun son Bodrum anılarında. Okumaya devam et

GÜN OLUR – GENÇ BİR BALIKÇININ HİKAYESİ

12

“Gün olur alır başımı giderim denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim yelkovan kuşlarının peşi sıra…”

Hayatım boyunca en sevdiğim şiirlerden biri olmuştur “Gün Olur”. Bana adaların kıyısındaki maviyi hatırlatır. Yelkovan kuşlarını, balık ağlarını… “Gün olur başıma kadar güneş, gün olur başıma kadar mavi” olmayı. Gün olur, “deli gibi” alıp başımı, denizlere yol almayı.

Gitmek ve uzaklaşmak eylemlerinin ne rahatlatıcı olduğunu hatırlatır bu sözler bana. Sadece asilerin, uyum sağlayamayanların, kuralsızların, başına buyrukların veya dışlanmışların hakkı olmamalıdır gitmek. Gitmek, dünyanın en uyumlu ve uysal insanlarının dahi hakkı olmalıdır. Gitmek ve uzaklaşmak dünyanın en yıkıcı eylemidir bir yandan da. Kuralları, alışkanlıkları, bağlılıkları ve sorumlulukları yıkar. Gereksiz kabalıklardan insanı sıyırıp, yalnızlaştırır. Okumaya devam et