Bangkok’tan İnsan ve Nesne Manzaraları

00-ana foto.jpg

Bangkok’a daha önce gitmiş insanlardan duyduğum “kaotik, karmaşık, kirli, yorucu…” sıfatlarını cebime koyup, önyargısız olmaya çalışarak adımımı attım bu şehre. Daha ilk saatlerde gümrükte yaşadığımız problemler, sonrasında bizi kazıklamaya çalışan ve taksimetre açmayı reddeden taksiciler ve günün ilerleyen saatlerinde karşılaştığımız; bilmediğimiz kelimeleri yüksek sesle tekrar eden insanlar karşısında “kaotik” maddesinin yanına bir tık atmış oldum.

Her yerden sarkan elektrik telleri, binaların tepelerinden üzerimize damlayan -çoğunlukla nereden geldiğini de kestiremediğimiz- su damlaları, arabaların kornaları, insanların birbirine bakmadan neredeyse çarparak hızlıca geçip gitmesi… O an şunu düşündüm: “Zülfü Livaneli bu ülkenin hangi şehrinde huzuru bulmuş ve romanlarını yazmak için inzivaya çekilmişti?” Muhtemelen burası Bangkok olmamalıydı.

Bazı şehirler insana her şeyi kolayca sunar. Bütün güzellikler önünüzdedir; geniş meydanlar, bakımlı binalar, çiçeklerle bezeli parklar… Diğer yandan, Bangkok bütün güzelliklerini en beklemediğiniz anlarda karşınıza çıkarıyor. Bu güzellikleri bir sokak arasında, bir köşede, gizli bir avluda veya bir teras tepesinde saklıyor. Gözünüzün önüne serilmeyen tüm güzellikleri görmek için burada birkaç günden fazla vakit geçirmeniz, turist olmayı bir kenara bırakıp kendinizi Bangkok’a teslim etmeniz gerekiyor.  Okumaya devam et

Floransa Sokak Yemekleri

02--ana-foto-s.jpg

Toskana tatları denildiğinde akla ilk gelen şehirlerden biri Floransa. Bunun en büyük sebebi, geleneksel birçok yemeğin bu şehirde günümüze kadar ulaşmış olması. Bu geleneksel lezzetler bazen ‘trattoria’larda ve restoranlarda, bazen de sokaklara kurulmuş ‘kiosk’larda ya da bir penceresi daima sokağa açılan; ‘vineria’larda karşımıza çıkıyor. Her türlü damak tadına hitap eden çeşitlilikteki sokak yemekleri, İtalyanların yemek ve sokak kültürüne yaklaşımını da özetler niteliğinde.

Hayatın, bazen yavaş ve keyifli bir şekilde kalabalık yemek masalarında, bazen de sokaklardaki yemek tezgahları önlerinde aktığını görüyorsunuz. Meydan ve sokaklarda geçen vakit, gündelik yaşamın büyük bir bölümünü oluşturduğundan, sokak yemekleri de sıkça tercih ediliyor.

Bu şehirde ‘street food’ birçok ziyaretçi için ‘fast food’ ya da sadece ‘atıştırmalık’ sayılırken, yerliler için günün önemli bir öğününü oluşturuyor. Bir yandan yemeklerini yiyip, bir yandan şaraplarını yudumlayarak ayak üstü sosyalleşiyorlar. Günün özetini anlatarak başlayan sohbetleri, ellerindeki sandviçi ısırdıkları anda yön değiştirip o an yedikleri yemek üzerinden farklı bir sohbete dönüşüyor. Kısacası sokak yemeği, Floransalılar için ciddiye alınacak bir konu. Okumaya devam et

DENİZ, ÖZGÜRLÜK, YAZ VE ÜTOPYA: BURGAZADA

foto2-s.jpg

Hava 38 derece. En ufak bir esintinin, buzdolabını açtığım anlarda yüzüme vuran o serinliğin, mağaza ve market önlerinden geçerken bacaklarıma anlık çarpan klimalardan gelen soğuk dalganın peşindeyim. Musluğu en sağa dayadığım halde bir türlü daha soğuğu akmayan suyla sık sık yüzümü yıkıyorum. Çamaşır makinesinden yeni çıkmış serin çamaşırlardan, sarılarak medet umuyorum.

İstanbul’dayım. Herkesin yavaş yavaş şehri terk edip, Güney’e ya da Ege’ye gitmeye başladığı zamanlar. İstanbul sessiz, trafik açık. Esnaf daha çok dinlenme evresinde. Sokak araları güneş batmasından itibaren biraz dolmaya başlasa da, çoğunlukla gündüzleri güneşin altında veya yer yer gölge buldukları yerlerde yatan sokak kedileri ve köpeklerine teslim.

İstanbul’un seslerinden biri: Ada vapuru sesi. Bu ses, “hava orada da yakıcı bir sıcaklıkta fakat yine de denizin serinliğini ve sakinliği bir nebze olsun hissedeceksin” diyor bana.

Ada hissini seviyorum. Sadece, dört bir yanda denizin varlığını hissedebileceğim için değil; adaya has bir rahatlığın, boş vermişliğin, mutluluk veren sinestezik renklerin (sarı ve açık mavi, yer yer koyu turuncu) olduğunu bildiğim için. Adadayken, en sevdiğim dizelerin, içimden ve kendiliğinden döküleceğini bildiğim için:

“Bir kıyıdan baktım dünyaya, ellerimde tuz avcumda sedef. Bir mavilik, bir açıklık, özgürlük hasreti…”.

Gezinin kısa videosu için:

Okumaya devam et

Akreple Yelkovanın Birbiriyle Yarışmadığı Mahalle: Sığacık

01.jpg

İzmir’in herhangi bir bölgesine gittiğinizde nefesinizin, adımlarınızın yavaşlaması ve o yerden benzer hislerle ayrılmanız mümkün. Sığacık’ı farklı kılan nedir tam olarak adlandıramasak da; küçücük bir mahallenin bize sunduğu huzur, yavaşlık, tazelik ve maviliğin bir arada olması, burayı sevmemizdeki en büyük sebep. Daracık sokaklarında gezerken, beyaz evlerinin tepelerinde açmış kadife dokulu güllere bakarken, pazarlarından taze meyve sebze alırken, yerli halkının iç ısıtan Ege şivesiyle dudaklarından dökülen kelimeleri dinlerken insanın içi katıksız mutlulukla doluyor. Okumaya devam et

Anıların ve Şairlerin İzinden Kadıköy

01

“Geçeydin Boğaziçi’nden
Başında İstanbul havası
Çarpaydın Kadıköy iskelesine
Çarpaydın çırpınaydın
Vapura binerken Memet’le anası…”

Nazım Hikmet Ran, belki de bu dizeleri yazdığında İstanbul’da oturduğu son semt olan Kadıköy’e veda ediyordu. Belki kısa zaman sonra dönme hayaliyle, belki bir daha dönmeyeceğini inceden hissederek. Oğlu Memet ve eşi Münevver ile yaşadığı son evin sokağına belki son kez bakarak, içten içe kızarak, belki ev önünde bekleyen polislerin aldırmayışına şükrederek…

Nazım ve nice şairlerin hayatlarının bir döneminde, eşsiz anılar biriktirdikleri semtte, Kadkıöy’deyiz. Saklı İstanbul’un tarihi izlerini sürüyoruz; bazen üzülerek birçok anıya ev sahipliği yapmış binaların korunmadığına yana yakıla tanık oluyoruz, bazen bahar çiçeklerinin arkasında gizlenen pencerelere bakıp nedensizce mutlu oluyoruz. Okumaya devam et

Thassos – “Mutluluk” Adası

01-s.jpg

Yunanistan sevdası içimde git gide büyüyor. Bilinçsizce âşık oluyorum buraların ruhuna. En sevdiğim köyler Rum köyü çıkıyor. Aklımdan hiç gitmeyen melodilerin Yunan ezgileri olduğunu fark ediyorum. Ailecek yolculuklara çıktığımız çocukluk günlerimde, arabada çalan Zülfü Livaneli şarkılarının buralardan beslenerek geldiğini yeni öğreniyorum. Başka bir şey yemesem, sadece “meze ve Ouzo” ile hayatın geçebileceğine inanıyorum. Sonra bir gün, Zagreb’de kaldığımız evin sahibi “hadi sizi bir yere götüreceğim” diyor. Geldiğimiz yer Ayvalık’ın antika pazarına benziyor. Bu pazarda gezerken, tozlu bir plak seçiyorum. Sebebini bilmeden “işte bunu almalıyım” diyorum. Üzerindeki yazıları İbranice sanan satıcıya “hayır, Yunanca olmalı” diye itiraz ediyorum. Kapağında, hüzünlü gözlerle bakan bir kadının siyah beyaz ve grenli bir fotoğrafı bulunan plağını pikaba taktığımda “Haris Alexiou” olduğunu anlıyorum. Meğer bilmediğim bir şekilde, geçmişimde hep O’nun melodileri varmış. Ta Tsilika albümünden anlamını hiç bilmediğim sözler, çok tanıdık gelen tınılara karışırken, sadece mutluluğun ve katıksız huzurun olduğu yere doğru yola çıkıyoruz. Okumaya devam et

Ege Zamanı: Ayvalık & Cunda Adası

foto7.jpg

Ayvalık denilince gözümde, kocaman bir portakal görünümünü andıran gün batımı canlanır. En güzel gün batımlarını Ayvalık’ta yaşadığımdan burayı turuncudan ayrı düşünmem imkansızdır. Dar sokaklarında tarihi yolculuğa çıktığım anlar, şahit olduğum manzaralar, sıcak insanları, her köşe başında karşıma çıkan mahalle kahveleri ve lezzetli yemekleri ile Ayvalık; kalbimin daima Ege’de kalmasını sağlayan yerlerin başında gelir.

Ayvalık’a çok yakın olan Cunda (Alibey) Adası’nda da yazın ılık hisleriyle karşılaşmak mümkün. Midilli ruhu sinmiş bu huzurlu adanın sokakları, sırlarını size bir bir verir. Ev önlerinde oturmuş yaşlı teyze ve amcalardan hikayeler dinlerken, siz de o hikayelerin bir parçası olursunuz. Burada her şey, olması gerektiği gibi değil; olduğu gibidir ve samimidir. Okumaya devam et

Kapalıçarşı’nın Tarihi Dükkanları ve Saklı Kalmış Hanları

ana sayfa slider2.jpg

Bir yazısında Nezihe Meriç şöyle der: “Hemen hemen her cadde, gün boyu insanlarla dolar taşar. Ama bu öylesine değişken bir kalabalıktır, öyle ince ayrıntıları vardır ki, bir kenti ancak “kent seven” biri sezebilir.”

Kenti yeniden sevmeye karar verdiğimiz, belki de bu yolla bütün kusurlarını, acılarını unutmaya çalıştığımız bir anda İstanbul’un en büyük ve en eski “alışveriş merkezine” doğru yola çıkıyoruz. Okumaya devam et

ANİ HARABELERİ – ÇILDIR GÖLÜ VE ŞEYTAN KALESİ

21.jpg

Ani Harabeleri’nde gün doğumu yaşamak istediğimizden, Kars Taksi’den Kadir bizi sabah 6:30 gibi hotelimizden alıyor ve mavi ile turuncunun buluştuğu saatlerde yollara düşüyoruz. Bu esnada sohbet etme fırsatı da elde ediyoruz. Kadir 24 yaşında, genç yaşına çok şey sığdırmış biri. Bütün gün arı gibi vızır vızır çalışıyor. Bizi gezdirmediği sürelerde de, bir sürü mekan önünde arabasına denk geliyoruz ve neredeyse Kars’taki herkesi tanıdığını görüyoruz. Kars merkezde de turlar düzenliyor. Eliyle koymuş gibi her noktayı buluyor, bu şehri avucunun içi gibi biliyor. “Peki mutlu musun Kars’ta yaşamaktan?” diye sorduğumuzda “Evet, seviyorum bu şehri… İstanbul’da da bir süre çalıştım, bir tuğgeneralin şoförlüğünü yaptım. Zor bir şehir, trafik de kötü. Burada her şey daha güzel” diyor. Okumaya devam et

KARS – SOĞUK YERYÜZÜ CENNETİ

01

Orhan Pamuk’un “Kar”ında geçen Kars görüntülerini, bu şehre dair betimlemelerini ezberime kazıyorum:

“Dünyanın merkezinden o kadar uzaktılar ki, kimse oraya gitmeyi sanki aklından bile geçirmiyor, bu da dışarıda havada asılı durur gibi yağan kar tanelerinin de etkisiyle, insanda yerçekimi dışında yaşadığı izlenimini uyandırıyordu.”

İçinde Kars’tan insan hikayelerinin olduğu, karlı kış filmleri izliyorum. Arka fona Tigran Hamasyan’ın Kars1 şarkısını açıyorum. Şarkı aktıkça, Doğu Ekspresi rayları üzerinde ilerler gibi hissediyorum. Artık bembeyaz karın dondurucu etkisiyle yüzleşmeye, sonsuz Çıldır Gölü’nde atların izlerini takip etmeye ve üç güne sığdırabildiğim kadar hikâye sığdırmaya hazırım.

—— KARS VİDEOSU (tıklayın) —— Okumaya devam et